Untitled Document
Anasayfa | Yazarlar | Foto Galeri | Video Galeri | Künye | Reklam | Sitene Ekle | İletişim
REKLAM İLETİŞİM KÜNYE
BİZİ TAKİP EDİN
Özel Röportaj Ney Ehadiyetin sembolüdür
 

Ney Ehadiyetin sembolüdür
Ender Doğan ile sufilerin ney sembolizmi üzerine konuştuk…
Ekleme Tarihi : 20110620110242 -
Sufilerin eşyayı konuşturduğunu görüyoruz, eşyanın dilini kullanıyorlar. Bu, La Fontane masallarında karıncayı, ateş böceğini konuşturup onlara bir kader vermek gibi midir? Nedir bu konuşturmanın hakikati?
 
Mesela Yunus Emre’nin “dolap niçin inlersin?” örneği aklıma geldi. “Sarıçiçekle hasbihali”  var yine Yunus’un. Buna benzer gül bülbül birçok figür var. Tabi bu sembollerin hepsinin amacı hakikatin kendisine dair bilgiye ulaşmak. Bu konuda hep sembollere başvurulmuş kültür tarihimizde. Neyde aynı şekilde bir enstrüman ama enstrüman olmasının ötesinde sembolik değeri açısından tarihi hafızamıza yer etmiş. Mesela Mesnevi’nin ilk on sekiz beytinie farklı açılardan çok güzel, çok hoş, çok latif manalar vermişler. Kainattaki bütün mevcudat bir şekilde yaratıcıyı tesbih ediyor. Buradan artık kapıyı açarak “Sarıçiçeğe söyletmiş Yunus, dolaba söyletmiş, hatta tanburu da aynı şekilde konuşturmuşlar “İçin oyuk derdin büyük” gibi ifadeleri vardır.
 
Beni etkileyen bir şey olarak Efendimiz (a.s)’ın “Yâ  Rabbi bana eşyanın hakikatını öğret” diye dua etmesi çok dikkatimi çekmiştir. Şimdi mesela dolap çalışıyorsa, suyu yükseklere naklediyorsa “gıcır gıcır” diye müthiş bir ses çıkarıyor. Bunu dolabın derdi olarak algılayan bir anlayış var. Kainattaki her zerre yaratıcısına karşı edep ve tevazu ile boyun eğişte değil mi?
 
İnsanın ayağındaki nalın bile değerlidir. Sürekli toprakla bir seviyede ve durumda durduğu için tevazuyu temsil eder. İnsanın “ahseni takvim” olmasından dolayı varlığın insana ait ve yakın unsurlarla bezenmesi onu yüceltir. Dolap insan gibi dertli olmakla eşya yüceltilmiş olur. Bunlar sufi edebiyatında çok işlenen şeylerdir.
 
Sembolizm çok geniş alana yayılmış, biz yine neyin hikâyesine dönecek olursak…
 
Anlatılan en meşhur hikâye Ferîduddîn-i Attâr’dan rivayet edilen bir hikâyedir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir takım hakikatleri, sırları  henüz kendisine  nübüvvet yeni geldiği, etrafında O’nu anlayacak çok fazla kimse olmadığı için bu hal kendisinde sıkıntıya sebep oluyor ve o zaman çocuk yaşta olan Hz. Ali Efendimiz’e ra bu sırları  kimseye söylememek kayd ü şartıyla anlatıyor. Bir müddet sonra Hz. Ali Efendimiz de içinde tuttuğu bu hakikatleri, bu sırları  kimseyle paylaşamamanın verdiği sıkıntıyla rahatsız oluyor. Ve Mekke’nin biraz dışarısında bulunan kör kuyuya bu sırları söylüyor. Ve onun “Hû” deyişinden o kör kuyudan bir anda sular fışkırmaya başlıyor ve çevresinde sulak bir bölge oluşuyor, o alanda kamışlar çıkıyor. Neyin hikâyesi böyle anlatılıyor. Ve o kamışlardan kesilip üfleniyor, kıyamete kadar da bütün neyler bu sırrı  söylüyor diyor. Hz. Mevlana diyor ki, “Bu sırrı kalbinin kulağı varsa duyarsın. Çünkü bu hep söyleniyor kıyamete kadar da söylenecek”…
 
Hz. Mevlana kalbinin kulağı varsa duyarsın diyor Allahu Teâla Kur’ân-ı  Kerim’de “Onların kulakları  vardır duymazlar” diyor…
 
Zaten orada kasdedilen yine kalptir. Çünkü kalbin kulağı duyması lazım. İman ikrarla olacak. O bakımdan kalbin kulağı, kalbin gözü  yani kalp tasdik edecek. Hatta akleden de kalp olması  gerekiyor. Çünkü zihinle, beyinle yapılan o süreçlerle ilgili bilgiler yeterli olmuyor, illa kalbin tasdik etmesi gerekir.
 
O kuyuya söylediği sır nedir Hz Ali Efendimizin ra?
 
İşte onu bilmiyoruz. Zaten bilsek sır olmazdı. Ama arıyoruz, aramaktayız o sırrı. Şöyle ki, bunlarla ilgili birçok eserde geçen bazı  bilgiler var. Kur’ân’ın özü  Fatiha’dadır, Fatiha’nın  özü başındaki besmelededir, Besmele’nin özü de başındaki b harfindedir. Hatta onun da özü altındaki noktadadır. İşte bu nokta Hz. Ali Efendimizin “İlim bir noktaydı onu cahiller çoğalttı  ifadesindeki o nokta. Tabi o nokta nedir? İbni Arabi “O nokta muhalifi muvafık yapmaktır” diyor; noktanın manası bu. Başka bir yerde Hz. Ali Efendimiz “ Ben Ba’nın altındaki noktayım” diyor. Bilemiyoruz. Bunlar sır olarak duruyor ama arayış devam edecek. Çünkü bu hayat, imtihan yeri, bunları arayacağız, merak edeceğiz, peşlerinden koşacağız, en azından bu yolda olacağız.
 
Bir rivayette Hz. Ali Efendimizin o kuyuya bildiklerinin mana olarak manası  kendi gönlündeyken onların hepsini ifade edecek bir kelime söylendiği ifade ediliyor…
 
İşte o da “Hu”dur. “Hu” dedi başka bir şey söylemedi. Demek ki bütün bunları içerisinde tutan o sırlı kelime “Hu”dur. Bazı rivayetlere göre “Hu” İsmi Azam’dır. “Hu” dediğmiz zaman “O”, “O” insan çok yakın tanıdığı birisi için kullanır ifadeyi. “O” dediğimiz zaman herkes anlar kim olduğunu. Hatta Yunus’ta da aynı şey var “Elif okuduk ötürü/ Pazar eyledik götürü/ Yaradılanı severiz/ Yaratandan ötürü”. Elifi ötürü olarak okuduğumuz zaman o okunur. Orada da aynı işaret var “Hu”ya işaret var. Hepsi “Hu”da toplanıyor.
 
Allah ismi şerifinde Elif’i atarsanız  “İlah” oluyor olur, “ah” oluyor ve “Hu”  oluyor. Ondan sonrası  yok; tek bir “Hu” kalıyor”. “Hay’dan gelen hu’ya gidiyor”   
 
Çok doğru bir söz, haydan gelen hep huya gitmiştir.
 
Herkesin döneceği bütün âlemin, hayvanların, eşyanın, canlıların, insanların döneceği şey O.
 
Zaten “ Vatan sevgisi imândandır”  hadisi şerifini de böyle yorumlayanlar var. Bu vatan hani aslında “her şey rücu edecektir” emrindeki vatan. Aslına rücu etmek. Onun için hep asıl vatanımızı  özlüyoruz ve seviyoruz. Ruh kendi vatanını  özlüyor sürekli, oraya gitmenin arzusu ve iştiyakı  içerisinde. Ve bu neyin sesi de aslında vatan-ı asliden gelen orayı hatırlatan bir ses. Onun için ruha hoş  geliyor neyin sesi. Neyin zikri “Hu” dur, “Hu” diye zikreder. Ney, Nây’dan geliyor. Nay Farsça’da yok demektir zaten. Neyin gerçek manası da hiçtir, yok manasındadır. Daha isminde tevazu başlıyor. Biçiminde, şeklinde de aynı tevazuyu görüyorsunuz neyin. Ney, ehadiyetin sembolüdür denir. Çünkü vahdaniyet ve ehadiyet bu iki kavram birbirine çok yakın. Vahdaniyet bizim Allah’ı birlememiz demek, Ehadiyet ise Allah’ın kendi kendisini birlemesi demek. Şimdi ehadiyetin bir takım sembolleri var. Ney ehadiyetin sembolüdür. Çünkü hem rakamlardan bire benzer hem de harflerin birincisi olan Elif’e benzer. Aynı zamanda ehadiyetin ağaç olarak sembolünü servi ağacıdır. Düz ve yine aynı şekilde bire benzediği için. Meyvesi hurmadır; tek çekirdekli olduğu için ehadiyetin sembolük olarak. Çiçeği laledir. Lale çünkü Allah kelimesinin harfleriyle aynı yazılır. Lale, Hilal ve Allah bu üç kelimenin harfleri aynıdır. İbni Arabi’nin Tevhid Risalesinin adı “Risaletül elifiyettir. O ismi sırf Tevhid’in sembolü olduğu için koymuştur.
 
Gerçek anlamda eğer insan özüne dönerse o ruhtur, ruhunsa toprakla bir alakası yok, havayla, suyla, ateşle bir bağı yok değil mi?
 
Ruh için de aynı dönüş söz konusu. Ruh da âleme tekrar dönecek. Cesedi terk ettikten sonra gideceği yer orası, geldiği yere gidiyor vatanına gidiyor. Neyin ayrılıklardan şikayet etmesi aslında ruhun şikayet etmesidir. Çünkü ney insandır, insan-ı  kâmildir, insan-ı kâmili sembolize eder ney. Niyazi Mısri Hazretleri bir ilahisinde, “Ey garip bülbül diyarın kandedir” diyerek orada da bülbülü konuşturuyor. Bülbül ruhtur. “Bir haber ver gülizarın kandedir” “Sen bu ilde kimseye yâr olmadın/ Var senin elbette yarin kandedir” İşin hakikati ruh için bu dünya hayatı bir zindandır, bir gariplik yeridir. Ruh burada garip hayatı yaşıyor. Çünkü ruha ait bir yaşam yeri değil dünya. Dünya ruha tamamen ters bir yer. İmtihanın cilvesi de burada ortaya çıkıyor. Ruh sürekli vatanını  özlüyor.
 
Ney insandır; insan-ı kamîldir dediniz…
 
Ruh nameyle duyar, nameyle doyar. Çünkü ruhun gıdası musikidir. Burada bunları  birlikte düşündüğümüz zaman şunu görüyoruz: Kalbe giden yol yine kulaktan geçiyor çünkü kulak vahiy, ilham bütün bunların hepsi ekseriyetle kulak yoluyla geliyor. Onun için aslında ruha gelinceye kadar önce kulaktan başlamamız lazım. Çünkü işitmeler üzerinde kurulu bir varlık anlayışı bir tasavvurumuz var bizim. Ruhun gıdasını  alması için kalbe giden kulak yolunun açılması lazım.
 
Yani o zaman aynı nefis gibi ruh da bu dört anasırdan oluşan bedenin malzemelerini, beş duyusunu kullanıyor…
 
Ruh da kullanabiliyor. İşte Ramazan-ı Şeriflerde böyle bir imkan var. Ruhu güçlendirip nefsi zayıf düşürdüğümüz zaman, ruh galebe çaldığı zaman ruh bu bedeni kullanmada daha aktif oluyor. Özellikle onun için iftara yakın böyle on, on beş dakika kala sofranın başında oturduğunuz vakit herkes velidir derler, bütün herkes evliyadır. O anda evliyalığın zevkini, lezzetini tadarsınız. Çünkü  ruh gıdalanma konusunda zirveye ulaşmıştır. İmsakla beraber ruhun iftarı başlar. Ta ki bizim normal iftar yaptığımız zamana kadar. O iftar yaptığımız zamanın bir öncesi ruhun tam zirveye çıktığı andır. Onun için bu Ramazan büyük bir imkân, büyük bir fırsat Cenab-ı Hakk’ın büyük bir lütfu, ihsanı. Ruhlar daha etkin, daha aktif oluyorlar.  
 
Beden gıdalarını  ekmekten, sudan alıyor ama ruh bu gıdaları  bilmez; bunlar ruhu beslemez. Tam tersine zayıf düşürür. Nefis güçlendikçe, beden güçlendikçe ruh kendi iradesini kaybeder.
 
Hakikaten ney konuştuğu zaman insan kulağıyla duyuyor ama beş duyusunun dışında da duyu organları var aslında. Buna biz duyu organı demiyoruz belki, belki adları da bizce malum değil. Batılıların bu konuda çok kör bir tarafları vardır. İzah edemeyecekleri her şeye 6. his derler. Bizde böyle değil tabi. Hatta sufiler şöyle söylüyorlar: “İnsanın nasıl bedeninin beş duyusu varsa ruhunun da beş duyusu vardır”. Ruhun kabiliyetleriyle ilgili bir manzume görmüştüm o aklıma geldi. Diyor ki, “Neylesin hümaya cehlin sofrasından yemez o/ Bil ki irfandır gıdası  gayrısın beğenmez o”. Yani hüma kuşuna benzettiği ruh cahilliğin sofrasına oturup yemez diyor, cahillik sadece hiçbir şey bilmemek değil bildiğinin de ötesini bilmemekle alakalı. O cehlin sofrasından yemez onun gıdası irfandır, gönül bilgisidir. “Ruh diler kuvvetini her dem ala ol Bari’den/ Bu su ile ekmeği yüklemeyi hiç bilmez o” İster ki o Bari’den, Allahu Teâla’dan sürekli kuvvetini alsın, gıdasını alsın. Su içmeyi ekmek yemeyi bilmez, onlarla bir ilgisi yok. “Sen bu sağlığı sana mal sanarak bekleme ki/ Ariyattır en sonu gider yerin beğenmez o” Bu ruh burada kalmayacak yerine gidecek, geldiği yere gidecek burası onun için geçici. Peygamber Efendimiz sav de öyle söylemiş “Ben bir ağacın altında gölgeleyip yoluna devam eden yolcu gibiyim bu dünyada”. “Buna gönül veren elbet humku sabittir anın/ Hak emanetine sahip sahibine vermez o” Bu dünyaya gönül veren aslında ahmak konumundadır, bilmez konumundadır. Çünkü böyle yapmakla Hak’tan gelmiş olan emaneti, ruhu emanetin sahibini Hakk’a vermemiş olur. Birisi sana bir şey vermiş bir süre sonra istiyor; Vermem diyorsun. Bu cimriliği ifade ediyor. “Bağlanır mı ol hüma bu serçenin yuvasına/ Kim açınca bir kanadını bu cihana sığmaz o” Bu huma kuşu o küçücük serçe yuvasına sığar mı? Sen onun büyüklüğünü bilmiyorsun, o kanatlarını açtığı zaman ne dünya kalır ne ahiret kalır hepsinin ötesindedir. Çünkü Hak’tan gelmiştir. “Kalbin irerse huzura uykuya benzer ölüm/ Yani pek kolay gelir, sanki uyurdu ölmez o.” “İki cihan birdir ancak bir yüzü zulme tamamen/ Bir yüzü nur-ı safadır kim giderse gelmez o”. Allahu Teâla’ya kavuşmakla alakalı. Bu Hazretler, bu Erenler şaşırtıyor hep beni. Şimdi burada da ruhu hüma kuşuna benzetiyor. Hüma kuşunun bir özelliği var hiç yere inmezmiş, ancak ölünce düşermiş. Çünkü ruh hep yükseklerde seyretmek ister, ruh hareketi sever. Beden yatmayı ataleti ister, ruh hareket etmeyi sever. Ruh hareket edince dillenir. Bedenle ruh terstir. Yapı itibariyla da kabiliyet itibariyla da.
Zaten beden hareket etmeyi sevseydi ruh çıkıp gittiği zaman hareketine devam ederdi. Ama ruh çıkıp gittiği zaman beden bütün faaliyetlerini kaybediyor…
 
Bazen ruh bedene söylermiş “Hey gafil seni bir terk edersem seni sevenler toprağa gömecek” diye. Neyin içinin boşaltılması, kamışlıktan ayrılması, ateşte yakılması  ve bütün bu evrelerden geçtikten sonra bir yüce nefeslinin eline verilmesi. Mesela neyden güzel ses çıkması için içinin tamamen pürüzlerden temizlenmiş  olması lazım. İnsanın hasetten, kibirden, nefretten nefsin bütün kötü hallerinden temizlenmesi, tezkiyesi ve sonuçta terbiye olmasıyla, safiyete ulaşmasıyla yani kemaliyat noktasına geldikten sonra ondan güzel sesler, güzel davranışlar zuhur etmeye başlıyor. Neyin geçirdiği o aşamaları  insan da bu terbiye ocaklarında geçiriyor ve nefsini terbiye ederek belli bir kemal noktasına ulaşıyor.
 
Nasıl ney üflerken perde kaldırınca işin aşkı, şevki artıyor başka bir boyuta geçiyorsun. Mesela bir sadaka veriyorsun o anda gönül gözün değişiyor. “Hastalığın Allah’la kul arasında ki perdelerden birisini kaldırdığını buyurmuştur”. Efendimiz(a.s)
 
Gücü  zayıfladığı için nefsin devre dışı  kalıyor o dönem için.
 
Allah’la kul arasında Hz. Ali Efendimizin ifadesiyle 70 bin perde varsa bunlar kalktığında ne oluyor acaba? Hakikat ancak remizle anlatılabilir, ima edilebilir diyebilir miyiz?
 
Hikmetin dilidir sembol. Doğrudur, aşkın hakikat, insan muhayyilesine ancak semboller vasıtasıyla nüfuz eder.
 
 
Röportaj: Davut Göksu
 

Etiketler Ney - Ehadiyetin - sembolüdür -
FaceBook ta paylaş
20110620110242 -
Özel Röportaj
0 Yorum
Haberi Yazdır
DİĞER HABERLER
Ahmet Özhan TYB İstanbul'da Muzaffer Ozak'ı Anlattı
Prof. Dr. Cevat Akşit TYB İstanbul'da Konuştu
Yeni Türkiye’nin Mefkûresi TYB İstanbul’da
Mustafa Ruhi Şirin: Modernite, çocukluğu üretir ve dönüştürür
TYB İstanbul Başkanı Bıyıklı: "İslam Dünyası Zor Günlerden Geçiyor"
SOSYOLOJİK DÜŞÜNCE ATLASI UFKUMUZU BULDURACAK
ÖYKÜCÜLER RÜYALARI HAKİKATİ İFADE ETMENİN BİR YOLU OLARAK KULLANIYOR
ŞEDDELİ ZENCİ ÖLÜM VAR HACİ İLE YÜZ YÜZE
İFTAR ÇADIRINA GEREK YOK!
İSLAM’IN PROTESTANLAŞTIRILMASI FİKRİ HAKİM KILINIYOR!
KEMALİST BİR ÜLKÜCÜLÜK TÜRETİLİYOR
BEN YAZMANIN DUA ETMEYE BENZEDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM
HAZ ÇAĞINDA ANCAK ORGANİK ÇOCUK YETİŞİR!
GÖNÜL KİMİ SEVER İSE SULTAN ODUR
ZİHİNSEL BİR HİCRETE İHTİYACIMIZ VAR
CENNETE GÖTÜREN MÜZİKLERİ SEVİYORUM
YUVALARDA YANAN CANLAR VAR
SULTAN ABDÜLAZİZ İYİ RESSAMDI
EDEBİYAT MEVSİMİNİ MAHMUT BIYIKLI İLE KONUŞTUK
TÜRKİYE'NİN GÜNDEMİNİ KİM BELİRLİYOR?
BATI HİKAYESİZ BİZ FİLİMSİZ
İŞTE BENİM ŞAİR VE YAZARIM : ESRA ERKEÇ
FOTOĞRAFI KONUŞTURMAK SANATTIR
DERDİNİ AŞKLA MAYALAMAK
 
Untitled Document
ÖZEL RÖPORTAJLAR
 
 
ÖZEL HABERLER
 
Mahmut Bıyıklı ile Kültür Dünyası Akit TV’de Başlıyor
TYB İstanbul Takamul Altanmiah Heyetini Ağırladı
Kemal Tekden TYB İstanbul’daydı
 
HABERKÜLTÜR TV
 
İbn Arabi
Türkiye Yazarlar Birliği'nde Ömer Lütfi METE
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç 2
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç
 
DERGİ
 
Üsküdar’dan Gelen Güzel Bir Dergi
 
KİTAP
 
Mustafa Uçurum: Muhtasar Cinnet Risalesi
 
Untitled Document
Hayat Kültür Haber Kültür Şehir Kültür Özel Haber Özel Röportaj Medya Kitap Söyleşi Kültür Dergi Sinema Kültür Sosyal Medya Müzik Kültür Tarih Kültür Tv Kültür Gezi Kültür Radyo Kültür Sufi Kültür Soru Cevap Gazete Kültür
haberkultur.com - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Yayınlanamaz