Untitled Document
Anasayfa | Yazarlar | Foto Galeri | Video Galeri | Künye | Reklam | Sitene Ekle | İletişim
REKLAM İLETİŞİM KÜNYE
BİZİ TAKİP EDİN
Haber Kültür Lalenin Kültürümüzdeki Yeri
 

Lalenin Kültürümüzdeki Yeri
“ Lâleye pîr-i sabâdan bu nefes şimdi değil, Ezelîdir bu hevâ vü heves şimdi değil.”
Ekleme Tarihi : 20120501150218 -

 


Yazı: Ferda Olbak Mazak  Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı

 

Tarihimizde lâle, bahçelerimizin ve sanat eserlerimizin en güzel ziyneti olarak yerini almıştır. Türkler bahçelerinde lâle yetiştirmişler ve çeşitli yerlere bu çok sevdikleri çiçeği nakşetmişlerdir. Sert Asya kışlarının ardından karların altından fışkıran lâle, Türkler için hayat ve bereket ifade eden bir simge halini almış ve baharın müjdecisi olmuştur. Lâle, XI. ve XII. yüzyıllarda Orta Asya’dan Karadeniz kıyılarına ve batıya doğru yayılmıştır. Kafkaslardan Yakındoğu’ya taşınarak bahçeleri bezemiştir.

 

Çiçek sevgisi ve merakı, Osmanlı Türklerinde, köylüsünde, kentlisinde ortak ve yaygın bir tutkudur. Çiçeklerle ilgili kitaplarda yer alan yüzlerce ismin ne işle uğraştığına baktığımızda, devrin padişahından başlayıp sadrazamlara, vezirlere, kaptan-ı deryalara, şeyhülislâmlara, ulemaya, tarikat şeyhlerine, şairlere, zanaat ehline ve halkın her sınıfına kadar sıralandığını görürüz.

 

Lâleye verilen önemin en büyük sebebi, “lâle” kelimesinin yazılışıyla “Allah” yazılışında aynı harflerin kullanılmasıdır. Allah, hilâl ve lâle kelimelerinin aynı harflerle yazılması ve ebced hesabıyla aynı değeri taşıması, lâleyi Allah kelimesini temsil eder hale getirmiş, maddî ve mânevî değerini arttırmıştır. Bu harflerin hiç birinde nokta kullanılmadığından, ünlü lâlezârîler lekeli lâleleri makbul saymamışlardır. Bu yüzden lâle yetiştirilmesine aşırı önem verilmiş; cami, çeşme, mezar gibi yerlerin süslenmesinde ve Türk süsleme sanatında lâle, yüzlerce üslupta yer almıştır.

Lâle tek soğandan, yalnızca bir dal ve tek bir çiçek verdiği için Allah’ın birliğini temsil eder ve görünüşü tevhid simgesi olan elif harfine benzetilir. Belki bu yüzden din âlimleri bu çiçeği yetiştirmiş, yeni şekil ve isimlerle üretmiş ve yetiştirilmesine öncü olmuşlardır.
Takvîm’ül-Kibar’da, lâlenin kudsiyeti bizzat Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin ifadesiyle şöyle anlatılmıştır:
“Lâle kelimesini oluşturan harfler, ism-i Celâl harfleri ile karşılaştırılırsa aynı olduğu görülür. Bundan dolayı lâle yetiştirmeye büyük ilgi vardır. Bu çiçeğe dikkatlice bakılırsa Hakk’ın nice mânevî sırları müşâhede edilir. Hatta manevî değerinin diğer çiçeklerden üstün olduğu o kadar açıktır ki, rağbet olunan temiz ve güzel bahçelerle havası güzel topraklarda açılırlar. Kefere diyârında ve süflî yerlerde çiçek açmadığı gibi soğanını bile çürütür.”

Mehmet Aşkî,
“Olmasa mazhar eğer ism-i Celâl’e lâle,
Nâil olmazdı, bu hüsn ile cemâle lâle.
Mazhar-ı ism-i Celâl olmasa âyâ lâle, 
Bulamaz idi bu kadar rütbe-i vâlâ lâle.”
mısralarıyla, bunu en güzel şekilde anlatır. Yani, “Eğer, lâle Allah isminin harflerini taşımasaydı, bu kadar güzel bir çiçek olur muydu? Acaba, lâle Allah isminin harflerini taşımasaydı, bu kadar yüksek mertebelere erişir miydi?” der.

 


Lâle, Osmanlı İmparatorluğu’nda, XVI. ve XVII. yüzyıllar arasında süs bitkisi ve süsleme motifi olarak çok büyük bir önem kazanmıştır. Daha sonra bu ilgi doruğa çıkmış ve III. Ahmet zamanına “Lâle Devri” damgasını vurdurmuştur. Anadolu’da lâlenin süsleme ve şiirlerde yer alması Türklerle başlamıştır. Süsleme motifi olarak kullanılması XII. yüzyıldan itibaren görülür. Lâleyi şiirlerine konu eden ilk şair ise, Mevlânâ Celâleddin Rûmî’dir.
Lâlezâr- ı Bağ-ı Kadîm yazarı Mehmet Remzi, lâleye gösterilen ilgi ve îtinanın Lâle devrine mahsus olmayıp çok daha eskilere dayandığını şöyle dile getirir:
“ Lâleye pîr-i sabâdan bu nefes şimdi değil,
Ezelîdir bu hevâ vü heves şimdi değil.”


İstanbul’da, yabânî lâle çeşitlerinden seçilerek veya melezleme usûlüyle elde edilen ve “Lâle-i Rûmî” (İstanbul lâlesi veya Osmanlı lâlesi) adı verilen lâlelerin yetiştirilmesine Kânûnî Sultan Süleyman zamanında başlanmıştır. Bu şekilde ilk lâle ıslâhını Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi gerçekleştirmiş ve bu lâleye “Nûr-ı Adn” adını vermiştir. Yeni bir tür lâleyi yetiştirebilmek çok büyük sabır ve sebat işidir. Çünkü değişik renk ve özelliklere sahip bir lâlenin elde edilebilmesi için en az on yıl gerekmektedir.


Abdullah Mahmut Efendizâde’nin Şukûfenâme’sinde, Aziz Mahmud Hüdâyî H-hazretleri’nin lâle yetiştirilmesi için işâret buyurmaları şöyle nakledilir:
“İlk olarak Cezâyir’den getirilen sarı nergisi, Cennet Şeyhi birâderi Ahmet Çelebi bahçesinde yetiştirir ve nergis çiçek açtığında, bir iki tanesini Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri’ne götürüp takdim eder.
Hüdâyî hazretleri;
- Ahmet Dede bunun tohumunu al, buyurur. Nergisin tohumu olabileceği kimse tarafından bilinmezken böyle bir hitapla karşılaşan Ahmet Çelebi nergisin tohumunu alarak diker. Seneler geçtikçe şukûfeler terakkî edip bu mertebeye erişti.” diye Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri’nin işâretiyle İstanbul lâleciliğinin başladığını yazar.
Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’ndeki rivâyette ise;
“Aziz Mahmud Hüdâyî tekkesinde çileye girmiş ve tekkedekilerin pabuçlarını diken bir derviş vardır. Hüdâyî hazretleri bir gün bu dervişin odasına girdiğinde, birtakım lâle soğanlarıyla meşgul olduğunu görüp ve bunları ne yapmak istediğini sorar. Derviş:
-Şeyhim, bunlar memleketimin dağlarında yetişmiş hatıralar, bir yere ekeceğim. Bendeniz burada terbiye oldum, bakalım himmetinizle bu soğanlar ne olacak? diye cevap verir. Bu cevap üzerine Hüdâyî hazretleri:
-Pabuççu Lâlesi mübârek olsun? buyururlar. Netice olarak o soğanlardan yetişen lâleler “Pabuççu Lâlesi” adıyla çiçekçi kayıtlarına geçer. Hüdâyî tekkesinde başlayan lâle merâkı daha sonra bütün İstanbul’u sarar” denilmektedir.
Reşat Ekrem Koçu diğer bir makalesinde, on yedinci asır başlarında Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri’nin, lâle meraklısı bir müridinin tesiriyle lâleye merak sardığını ve şeyhin İstanbul’daki büyük nüfûzunun, lâleciliği salgın hale getirdiğini yazar.
Mutasavvıf, şair ve musikîşinas olan Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri, aynı zamanda İstanbul lâlesinin yetiştirilmesine öncü olmuştur. Lâle yetiştirilmesini teşvik ve tavsiye etmiştir, yani İstanbul lâlesi ve lâlecilerinin pîridir.
“Defter-i Lâlezâr-ı İstanbul” adlı yazmada, Hüdâyî hazretleri’nin yetiştirdiği “Netice” isimli lâle için yazılan şiir şöyledir:
“Nezâfet habs u ãn buldu netîce
Güzellik sende hatmoldu netîce.”
XIX. yüzyılın başında yaşayan Mehmet Aşkî, başlangıcından 1730 senesine kadar yetiştirilen lâleleri üç devreye ayırmaktadır:
1. Mukaddeme-i esmâ-i lâle (Önceki lâle isimleri)
2. Esmâ-i lâle der vakt-i Hüdâyî Mahmud Efendi (Hüdâyî zamanındaki lâle isimleri)
3. Hüdâyî Mahmud Efendi hazretlerinin zamanından sonra yani Avcı Sultan Mehmed Han hazretlerinin zamanından III. Sultan Ahmed Han hazretlerinin vakitlerine kadar bilinen lâlelerin esmâları
Bu sınıflandırmaya göre, Hüdâyî Mahmud Efendi İstanbul lâleciliğinde bir milâttır.

 

Lâleler; renklerine, nakışlarına, oyalarına ve yetiştiricilerine göre; Bais-i Rahmet, Hün-ü Tãb, Zî Kıymet, Nakş-ı İlâhî, Cevher-i Yektã, Dil beste, Cemâl-i Gülşen, Şãh-ı Cihan, Mücevher, Ferahengiz, Müstesnã, Şûr-efgen, Zîb-ãver gibi isimlerle isimlendirilmişlerdir.
Lâle ve zerrin çeşitleri çoğalıp, binlerce olduğunda çiçekçilikle ilgili meseleler de artmış, bunun üzerine meclisler kurulmuştur. Sultan İbrahim zamanında (1615-1648) Sarı Abdullah Efendi “Ser Şükûfeciyân-ı Hassâ” – Çiçekçibaşı – olarak görevlendirilmiştir. IV. Mehmed (1641-1692) zamanında da “Çiçek Encümen-i Dânişi” – Çiçek Akademisi – kurulmuştur. Yetiştirilen çiçekler bu meclise getirilerek, kusursuz ve mükemmel bulunan çiçeklere isim verilmiş, ismi, özellikleri ve tohum sahibi listelere kaydedilmiştir. Bu listelerden meydana gelen defterler şükûfenãmeleri oluşturmuştur.
XVII. yüzyıl sonlarına doğru, lâleye karşı olan ilginin bir tutkuya dönüşmesi, lâle soğanları fiyatlarının aşırı yükselmesine sebep olmuştur. 1726 yılında fiyatları kontrol edebilmek amacıyla, soğanların fiyatlarını belirleyen bir liste hazırlanmış ve bu fiyatların üzerinde satış yapılması yasaklanmıştır. Hatta, “Mahbub” adlı lâlenin beş yüz altına satılmaktadır ancak lâle çeşitlerine narh konulması üzerine, bin kuruştan fazla fiyatla satılması yasaklanmıştır. Lâlelere narh konulması ve uygulanması emri İstanbul Kadısı Kethüdâzâde Mehmet Efendi’ye gönderilen bir Hükm-ü Hümâyun’la bildirilmiştir.
Devlet adamlarının lâleye merak duyup ilgilenmeleri XVI. yüzyılın ortalarına rastlar. Bu tarihlerde değer kazanan lâlenin şöhreti, yüzyılın sonlarına doğru yabancı sefirlerin bile dikkatini çekmiş ve ülkelerine dönerken yanlarında lâle soğanı götürmüşlerdir.

 

III. Ahmet büyük bir çiçek meraklısı olup, en çok sevdiği çiçek lâle idi. Saltanatı zamanında, lâle süsleme sanatlarının en baş motifi ve devrin sembolü olmuştur. Bunun için 1703–1730 yılları arasına “Lâle Devri” denilmiştir. Lâle merakı İstanbul’da doğmuş yerli bir Türk buluşu idi. Fakat daha sonraları nerdeyse tamamen unutulmuş, diğer çiçekler arasında kaybolmuş, değer ve önemini yitirmiştir. Lâle soğanı ilk defa, Kanûnî devrinde Hollanda’ya götürülmüştür. Ancak Hollandalılar, bu işi geliştirerek millî kültür haline getirmişlerdir.
Kanûnî devrinde İstanbul’un lâlesi ve leylâkları çok meşhurdur.
Yılmaz Öztuna da, lâle, leylâk, sümbül ve tûğ-ı şâhî çiçeklerinin tohumları ilk defa Hollanda’ya ve oradan diğer Avrupa ülkelerine, XVI. yüzyıl ortalarında Kânûnî nezdinde Almanya büyükelçisi olan Baron von Busbecq tarafından götürüldüğünü; lâle soğanının Türkiye’den Hollanda’ya getirilişinin, Hollanda’da her yıl millî bayram olarak kutlanmakta olduğunu yazmaktadır.
Bizde ise bir zamanlar; Sultan’dan Pabuççu’ya kadar uzanan lâle sevdâsı, Yıldırım’a tılsımlı gömleğinin sırtına lâle motifi kondurmuş, Fâtih’e kaftanını lâlelerle bezetmiş, Yavuz Sultan Selim’e Kefe’den lâle soğanı ısmarlatmış, Kânûnî’ye lâle redifli şiirler yazdırmış, I. Ahmed’i bizzat lâlezârî yapmış, Avcı Mehmed’e çiçek enstitüsü kurdurmuş ve nihayet III. Ahmed’i Sâdâbâd’e götürdüğü sırada lâle çeşitleri bini aşmış, Nedim gibi nice şairlere ilham kaynağı olmuş, zevk ve sanat âleminde zirveye ulaşmıştır.
“Şehriyara buldı âlem devletinde itidal
Lâlelerle geldi bağa başka bir hüsnü cemal
Ruz-ü şeb kılmak da gülşen lutf-ı teşrifin hayal
Lâle faslı iyd hengâmı bahar eyyamıdır” (Nedim)

 

Ancak daha sonra, bir devre adını vermiş, şiirlere, şarkılara, edebiyata, süsleme sanatları ve güzel sanatlara konu olmuş, ilham vermiş ve vermeye devam eden bir değer olmasına rağmen vefasızlığa uğramıştır. Başlı başına bir kültür oluşturmuş bu nadide çiçek, şaşaalı zamanlarındaki maddî ve mânevî himâyeyi, maalesef daha sonraları bulamamıştır.
Din âlimleri lâle yetiştirilmesinde öncü olmuşlar ve yetiştirilmesini teşvik etmişlerdir. Lâle-i Rûmî de denilen İstanbul lâlesi özelliğindeki ilk lâleyi, “Nûr-ı Adn” adıyla yetiştiren Ebussuud Efendi’yi, Aziz Mahmud Üsküdârî takip ederek, lâlemize binlerce renk ve biçim kazandırılmasına öncü ve teşvik edici olmuştur. Bunlardan başka, ulemadan daha birçok kişi çiçekçilikle ilgilenmişler ve özellikle de lâle cinslerini çoğaltmak için çaba göstermişler ve çevrelerini bu işe teşvik etmişlerdir.
1730 yıllarından sonra İstanbul lâlesi çeşitleri kaybolmaya başladığı gibi, birkaç sene öncesine kadar bildiğimiz lâle de az görülür bir çiçekti. Çocukluğumuzun Emirgân’daki lâle bayramları tarihe karışmış, baharda boy göstermeye çalışan ithal lâleler bile eski neşesini kaybetmişti. Son yıllarda göze çarpan İstanbul’u lâlelendirme gayreti ile birlikte İstanbul Lâlesi yetiştirme çabaları da görülmektedir. Binlerce renk ve çeşide ulaşması pek mümkün görünmese bile kültürümüzün önemli bir parçası olan lâlenin topraklarına dönmesi sevindiricidir. Yeniden Lâle Bayramları düzenlenmeli, yeniden lâle bahçeleri oluşturulmalıdır. Tarihimizde bir bahçe kültürü ve medeniyeti oluşturan Boğaziçi ve Haliç kıyılarında, Osmanlı bahçe kültürüne özgü düzenlemelerle kurulacak bahçelerde lâle yetiştirilmesi ve bu bahçelerde lâle şenlikleri yapılması anlamlı olacaktır.

Bu yazı 2007 yılının Nisan ayında yayınlanan Gezgin dergisinin 3. sayısından alınmıştır.


Etiketler Lalenin - Kültürümüzdeki - Yeri -
FaceBook ta paylaş
20120501150218 -
Haber Kültür
0 Yorum
Haberi Yazdır
DİĞER HABERLER
MUHAFAZAKAR KESİMİN DİN ALGISI HAMASETTEN İBARET
BAFRA BESTAMİ YAZGAN’I AĞIRLAYACAK
SALİH/İYİ ADAM BULMANIN YOLU
"100. VEFAT YILINDA İSMAİL BEY GASPIRALI"
ÇÖKÜŞE DİRENEN BÜYÜK DAVA ADAMI
ROL YAPMAYAN ROL-MODEL BULABİLSEK
ESKADER 2013 ÖDÜLLERİ SAHİPLERİNİ BULDU
ŞİİRİN ATLILARI DOLUDİZGİN
İSMAİL KARA İLE DERİN DÜŞÜNCELERE
YUSUF KAPLAN'DAN AĞLATAN YAZI!
GÜVENLİK KAMERASI MI TEŞHİRCİLİK SULTASI MI?
KALEM KİTAP-KAHVE İYİ FİKİR
METRİS'TE SEMA BAŞKADIR
BAŞBAKAN'DAN F KLAVYE TALİMATI
BİR DÜNYADAN BİR DÜNYAYA CEMİL MERİÇ
SOSYAL MEDYADA KİMLERİ TAKİP EDELİM
FIKRA DEĞİL GERÇEK BUNLAR
BELKIS İBRAHİMHAKKIOĞLU DİYAR-I ERZURUM'U ANLATACAK
İSLÂMIN ŞİARLARI KONUŞULDU
BİZ KARDEŞİZ EFENDİLER
EĞİTİMCİLERE GÜZEL HABER
ÂMAK-I HAYAL İLK KEZ TİYATRO SAHNESİNDE
İLİM VE İRFAN’DAN SEVGİLİNİN SEVGİLİLERİNE ÖZEL İLGİ
ÜÇ ÇOCUK POLİTİKASI GEREKLİ!
 
Untitled Document
ÖZEL RÖPORTAJLAR
 
 
ÖZEL HABERLER
 
TYB'DE AŞK İSTERSE KONUŞULUYOR
BESTAMİ YAZGAN YILIN YAZARI SEÇİLDİ
ŞİİR HAZA ŞİFADIR!
 
HABERKÜLTÜR TV
 
İbn Arabi
Türkiye Yazarlar Birliği'nde Ömer Lütfi METE
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç 2
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç
 
DERGİ
 
YEDİ İKLİMDEN ŞAKİR KURTULMUŞ DOSYASI
 
KİTAP
 
UMUT POSTASI OKUNMAYA HAZIR
 
Untitled Document
Hayat Kültür Haber Kültür Şehir Kültür Özel Haber Özel Röportaj Medya Kitap Söyleşi Kültür Dergi Sinema Kültür Sosyal Medya Müzik Kültür Tarih Kültür Tv Kültür Gezi Kültür Radyo Kültür Sufi Kültür Soru Cevap Gazete Kültür
haberkultur.com - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Yayınlanamaz