Anasayfa - Künye - Haber Gönder - Reklam - İletişim  Giriş Sayfam YapRSS/XML
 
     Çok Okunanlar
     Son yorumlananlar
KEMAL E.;
ARTIK TABULARIN YIKILMASININ ZAMANI GELDİDE GECİYOR...

KEMAL;
SALİH BEYİN YAZISI CİDDİ ANLAMDA DOYURUCU OLMUŞ TESEKKUR EDİYORUZ...DEVAMINI BEKLİYORUZ...

mehmet gönenc;
ihsan deniz eğer şiire nokta koyuyorsa buna sadece üzülürüm...ne de olsa buz ve fire tek ciltte kala

Mehmet Oyan;
Kitabevleri şiire bigane kalsa da,şiirler sayfalar arasında öksüz-yetim olsa da,ölümüne şair

KEMAL ERİMEZ;
mustafa kemal ülkenin sartlarına göre her kesimi kullanmış anlaşılan ...U.SALİH BEYE TESEKKUR EDERİZ

EROL KÖMÜR;
Yeşil Ordu'nun kurucu üyelerine bakıldığında neredeyse tamamının İttihaçı olduğu görülür. İttiha

EROL KÖMÜR;
Ne acı! Memleket işgal edilirken veliaht şehzademiz üzüntüsünden Şişli atölyesinde tabloları yapıp&#

sezai gülşenoğul;
pes mi desem peh mi karar veremedim.Bu ne ego birader!! Peh!

Muhammed;
Sokaklarına sinmiş, nispet kokusundan belli: Mersin’den gelmiş geçmiş, nûrlu bir Kur’an G

y. emre altuntaş;
yeni ekip, yeni bir ruh... güzel şeyler olacak inşallah. allah kolaylıklar versin...muvaffakiyet

     Foto Galeri
Celal Hoca Anma Programı
Cahit Zarifoğlu
Aşkar Dergisi
     ANKET
Sitelerdeki anketlerin herhangi bir konuda gerçeği yansıtacağına inanıyor musunuz?
Hayır (52 %)
Evet (10 %)
Biraz (7 %)
Bazen (5 %)
Siteye göre değişir (24 %)
 
    Anasayfa | Özel Röportaj  
Semâ’da manevi anlamlar yüklü!
Semâ’da manevi anlamlar yüklü!
22 Temmuz 2010 - 14:34:37
Rabia Christine Brodbeck ile hayatındaki büyük dönüşümü, Batı’nın dışa İslam’ın içe dönüklüğünü konuştuk…

12 yaşında bale eğitimi alan, Londra’da dans eğitimine devam eden ve 1987’de müslüman olan Rabia Christine Brodbeck ile hayatındaki büyük dönüşümü, hakikati bulma safhalarını ve İslam tasavvufunun derin anlamlarını konuştuk…

İslam ile tanışmanızı anlatır mısınız?

New York'tayken arkadaşlarımla beraber bir  mekanı merak ettik ve içeri girdik. İçerde Kur’an okunuyordu ve Semâ yapılıyordu. Pek tabii okunan şeyleri hiç anlamıyordum, ancak okunan Kur’andan ve yapılan Semâ’dan çok etkilenmiştim. Semâ’nın etkisiyle şunları hissettim; tüm hayatım boyunca dans ile aradıklarım, niyetlerim ve ruhum istekleri, tümü buradaymış. Bale ve dansla bir arayış içresinde olduğumu çok net hissettim. Bu arayışı Semâ ile belirginleşti ve anlam kazandı. Esasında tüm bunlar ile Allah'ı aramışım, bunu da hissettim. O güne kadar ruhum   çok acı çekti, ısrarla hakikati aradı… Hakikati bulduğum zaman ise, İslam’a  hayran oldum ve aşık oldum.

Hz. Mevlana "Allaha ulaşılacak bir çok yol vardır, ben Aşkı seçtim" diyor ve Aşk sorulunca "Ben olda bil" diyor!  Sizi hangi yol Hakikate götürdü ve  bu bağlamda bahsedilen aşk yolu nedir?

Ancak o dereceye gelirsek  biliriz. Mutlaka söyleyebiliriz ki, tüm yollar esasında Aşk yoludur, en doğru ve en güzel yol da aşk yoludur. Peygamberimiz aleyhisselatu vesselam bu anlamda bize en büyük örneği teşkil etmiştir. O, Allah’a en saf ayine olmuş gönül insanıdır. Halifeler, evliyalar, sahabeler de Aşk’ı gerçek anlamda yaşamışlardır. Tasavvuf ve Sufizm’de bu isimleri Aşk ile zikrediyorlar. Efendimiz aleyhisselatu vesselam zamanında bu isimler yoktu. Neden? Çünkü, o zamanın insanları hakikati, gerçeği yaşadılar. Bu zamanda ise Hakikatin ismi var, kendisi yok. Aşk nedir?  Hakikattir. Nasıl ki, Peygamber aleyhisselatu vesselam, yaşayan Kur'an’dı.  Bu ne demek oluyor?  O, sûrelerin içindeki hikmeti gerçek manada yaşayandı. İşte  (ol ) demek bu… Onlar oldu, yani yaşadılar. Bence “Aşık olmak” demek Kur'anı, Peygamberimizi aleyhisselatu veseelamı  yüzeysel seviyorum demek değildir. “Aşık olmak” Allah’a hakiki manada kul olmak, Ubudiyet makamına erişmek demektir. Aşk, bence bu… Efendimiz aleyhisselatu vesselam "Ümmetim ümmetim" dedi ve başka bir şey için yaşamadı bu alemde. Bu hakikatler için yaşadı. Bizlerde bu hakikat ışığında yaşayalım İnşallah.

Bir yazınızda Aşk ile ilgili şunları belirtmişsiniz. “Aşk ve ilim birleştiğinde           din  bir bayrama dönüşür, Allah'ı bilmek en büyük bayramdır. Bu nedenle din saf coşkudur.” O coşkuyu anlatabilirmisiniz?

Bu coşkuyu  şöyle tarif edebiliriz. Öncelikle Allah nedir? İnsan nedir? Bu soruları sormalıyız kendimize. Sorular cevaplar içindir ve sorular bizi cevaplara ulaştıran yollardır. Esasında insan sorularıyla vardır. Bizlerde sorularımızla varız. Öyle sanıyorum ki, en büyük coşku Allah'ı bilmek  ve tanımaktır. Hakiki Aşk bu diye düşünüyorum. Coşkuyu  şöyle de açıklayabiliriz. İnsan, iki kanat ile uçabiliyor. İki mâna burada bahsettiğim. Beden ve ruhu ela alırsak; ne sadece ruhla uçabiliriz ne de sadece bedenle uçabiliriz. Biz gerçekten uçabiliriz. Böyle olunca bedene terk edilen ruh uçabiliyor. Beden ve ruhun bu manadaki birlikteliğinden oluşan coşku bize şunları söyler.  “Galu bela”ya gitmek istiyorum. Çünkü,  insan ruhunda oraya hasret ve iştiyak var… Su aramak gibi bir şey bu. Neden su aramak? Çünkü, şiddetli susuzluk duyuyorsunuz. Evet, Rabbimiz bize iki kanat verdi uçabilmemiz için. Biri ruh kanadı diğeri beden kanadı… Ruh kanadının   bedeni terk etmesi ruhun miracıdır. Bu tecrübe ve coşkuyu bilmek ise ilim ve Aşk ile  gerçekleşebiliyor. Sadece “ilim” ile uçamazsınız veya sadece “aşk” ile de uçamazsınız. Ancak ikisi ile uçmak mümkün.

Hizmet-İbadet, İlim-Aşk, İlim-Tefekkür.. Bunlarla yaşadığımız takdirde Aşk kanatları ile uçabiliriz. Aşkta da kemale ermeliyiz. Neden? Kutsal bir kanal gibi olmalıyız.  Cenabı Hak bir ayette  “Gören gözüm konuşan dilim” diyor eşref-i mahluk (insan) için. İşte bu hakikatleri idrak ettiğimiz oranda Rabbin “gören gözü, konuşan dili” olabiliyoruz. O’na yaklaşıyor, O’na Aşık oluyoruz Beyazıt Bistami gibi. İnsanda  iki şey var. Biri fakrımız diğeri acizliğimiz… Kısacası ihtiyaç halinde olduğumuzun manevi açlığımızın farkında olmak, Aşk'a götüren yol oluyor..   İdrak ufuklarımızı açık tutalım.

Tasavvuf, tekbir varlığı ve tekbir hakikati tüm boyutları ile inceliyor. Tasavvuf için neler söyleyebilirsiniz?

Evet, tek bir Allah ve tek bir Hakikat var. Sadece tekbir Allah ve sadece bir kitap var. Kutsal kitaplar; İncil,Tevrat ve Zebur tümü Kur'an’dır ve bu bakımdan tek bir kitap vardır deriz. Sadece bir din vardır. Hakikat dini İslam'dır. Bu acıdan Tasavvuf, tevhit dininin ve birliğin sembolüdür. Tüm ilimler Allah’a götürmek içindir. Allah'tan gelmektedir bütün ilimler.

Tasavvuftaki tanımıyla Enel Hak’tan, Hakkal Yakin'den  ne anlamalıyız?

Enel-Hak’ta ilk önce; “İlmen yakîn” sonra “Aynel-yakîn” ve  en son “Hakkal-yakîn” geliyor. Önce ateşi duyuyor, sonrasında ateşi görüyor ve en  son ateş oluyorsunuz..

Neden bu sıralama?

Çünkü,  tam içinde oluyorsunuz. Bu üç mertebe bizim yolumuzdur. Tasavvuf yolu dolayısı ile tarikat yoludur.. İlk önce" duymak" gerekiyor sonrasında "görmek” ve en son mertebe ise "olmak" gerekiyor. Hakkal yakînde ateş olduğunuz  için görüyorsunuz. Örneğin; Namazda secde halinde “Fena-fillah” ardından “beka” hali geliyor.  Tahiyyat’ta ise, Allah ile konuşuyorsunuz bir bakıma sohbet ediyorsunuz, dünyanıza misafir ediyorsunuz yaratıcınızı. Bence en derin ve en anlamlı   sohbet; Hakiki anlamda “sohbetin sohbeti” diyebiliriz Tahiyyat için. Orada hiç oluyorsunuz. Diğer taraftan Allah bizi Tahiyyat’ta karşılıyor. Hiçlikten alıp kendine muhatap ediyor. Hz. Adem dünyaya gelen ilk protatif insandı. Diğer bir deyişle “kemal insan”dı. Çünkü, kendinde varlık ve Aşk’ı buldu. Nasıl gözyaşı döktü? Ne duydu?  İhtiyaç duydu. Bu noktada başlıyor “kemal insan”… O noktayı bulmak gerek, tefekkür etmek gerek. Tefekkür ne demek? Allah’ın nuru ile  görmek demek. Her birşeyi, hakikati ve batılı ayırmak demek aynı zamanda. Yanlış-doğru, iyi-kötü bu her zaman var olacak. İnsanoğlu  ne ile  sıratı müstakîmi bilebilir?   “Aşk” ile  bilebilir. Çok hassas dengeler yaşıyoruz, dengelerimize istikamet versin Rabbim. Aşk ile…

Modernite ve kadın konusunu ela alırsak;  Moderleşme ile birlikte kadının  kendi özünü terk ettiğini ve aidiyat duygusunun yitirilmesine tanık oluyoruz. Buna modernite'nin dayatması diyebilirmiyiz?

İnsan, temelde kendi özünü kaybetti diyebiliriz. Modernite orijinal varlığımız ile olan  köprüyü kopardı, bunla beraber kutsalımızı da kopardı. Bu konu kadınların açısında daha belirgin durumda şöyle ki, dünyada da virüs gibi yaygın  kutsallığı da yitirdik. Eskiden aile bağları vardı. Samimi  ve derindi. Bugün ise daha çok bireysellik hakim, aynı zamanda duyarsızlıkta söz konusu. “Birlik”, “sevgi”, “kaynaşma” vs.. tüm bunlar yok oldu. İnsanın en değerli ritüellerini  ve bağlarını koparmış modernite. En başa  gidilecek olursak köke inersek ailede, annede, çocuk ilişkisinden başlayan “ahde vefa” duygularını kaybettik. Tüm bunlar birbirini kovalıyor, modernite'nin etkileri çok derin. Duygulara bakıldığında doğallıktan da koptuk. Özlem duygumuzu ele alacak olursak; hiçbir şeyi özleyemez olduk.  

Kentleşme ile beraber yeşili kaybettik ve artık özleyemez hatta ihtiyaç duyamaz hale geldik. Çok ciddi bir durum! Adeta hissizleştik. İnsanın en değerli ritüellerini ve kainat ilen tüm bağlarını kopardı modernite. Kadını ela alacak olursak; hassas   bir varlık, dolayısıyla modernite kadını daha çok  etkiledi. Neden kadın daha çok kullanılıyor? Çünkü, Allah'ın Cemal ismine ayine olan bir varlık. Evet çok güzel yaratılmış ve güzel oluşu, modernite açısından kadını ticaret vesilesi, tüketecek metâ olarak görüyor. Fıtrat en güzeli istiyor, güzelliğe olan bu eğilim yanlış yerlerde  kullanıldı bugüne kadar. Kur'an öyle diyor kadın 40 gün içinde çok hızlı manevi oluşuma sahip, öyle ki hemen de kayabiliyor, hassas olması hasebiyle. Ve hassaslığı nispetinde de korunmaya ihtiyacı var.   Ne yazık ki, erkekler bu hassalığı satın alıyorlar. Oysa  tesettür ile kadın, maddi ve manevi anlamda en güzel şekilde korunmuştur.

Modernite ne yapıyor? Her şeyi satın aldığı gibi kadını da satın aldı. Sonrasında kadınlar bu sisteme köle oldular. Hayvani nefisler ön planda olunca kadın, erkeler için kullanılabilir meta olmuştur. Onların konuşma dili, cinsellik ve cinsel obje olarak görülmesi, kadının gerçek mahiyetine ters. Dolayısyla Modernite kadını daha çok vuruyor,  cinsel cazibesini kullanıyor ve bunu tüm araçlarla yapıyor. Reklam piyasası örnek olabilir buna. Örneğin; pil reklamında  dahi kadın, cinselliğiyle beraber  tüketiliyor. Bana göre kadın, “Cemal” ismiyle imtihan oluyor.  Şeytani nefislere uyulunca ortaya bu tablo çıkıyor maalesef. Ancak Modernite'nin dayatması diye, biz bunlara bir duruş sergilemeyeceğimiz anlamına elbette gelmiyor. Böylesi bir toplumsal olayın karşısında kendimizi içinde değil dışında tutabiliriz. İçimizdeki Hz. İnsanı ortaya çıkarabilirsek bu mümkün..

Hz. Meryem kavramının ontolojisi ve evrensel manası için Hz. Mevlana'nın bir sözü var. "Herkes bir Meryem olmalı ki, İsa gibi birini doğurabilsin. Burada Hz. Meryem hangi düşünsel yere oturuyor?

Evet, bizde iki defa doğabiliriz her zaman. Hz. İsa'da söyledi “İnsan iki defa doğabilir" bu bizim manevi görevimiz. Her ölümden sonra bir diriliş var. Ben “Fakra Övgü” kitabımda bu konudan bahsettim. “Ölmeden önce öl” düsturu bu olsa gerek.. Kişi tam kendini verdiği zaman yeni bir hayat doğuruyor. Allah'ın verdiği imkan ise, idrak meyvesi, marifet demek. İsa doğmak mutlaka… Ve  ne zaman tam çıplak olduk, Rabbi’nin güzel isimlerine ve sıfatlarına ancak o zaman evliya elbisesi giydiriliyoruz, bu elbise yeni bir varlık demektir. Küçük detaylar yaşıyor, biliyor ve ihlaslı işler yapıyorsunuz, işte o zaman doğabiliyoruz iki defa. 

Bu manada Hz. Meryem hangi düşünsel yere oturuyor? Ve Meryem suresinin 26,36. ayetleri “Hz. Muhammed aleyhhisselatu vesselam da, aynı Hz. Meryem gibi kalbinde Kur'anı doğurdu, meyve verdiği” ifadeleri açıklanıyor. Bura da  Hz. Meryem ve Hz. İsa gibi doğmaktan ne anlamalıyız?

Hz. Meryem'in doğum  sancılarını biz yaşamak istemiyoruz. Neden? Çünkü, nefse zor geliyor. O bu sancıları ne zaman duydu işte o zaman idrak meyvesi geldi. İhtiyacını en zirvede yaşadı  Hz. Meryem. Bu sebeple İsa'yı doğurabildi. Bizim için de en önemli motor bu olmalı. “İhtiyacının farkında olmak” ve “ihtiyacı asıl sahibine vermek”, o takdirde Allah yardım gönderiyor Hz. Meryem gibi. Olayları Aşk nuruyla okumalıyız. En büyük kemâlat ise “Kul” olmaktır.

Bir kitabınızda Batı ve Doğu arasındaki farklı madde ve mana  okumalarından bahsediyorsunuz. Doğu ve Batı arasındaki görünen bu zıtlığın sebebi ne sizce?

Doğu, tefekkür ve analizi  kaybetti. Bizde ve Batıda  mantık, analiz, teknik bilim vs.. bunlar daha çok ön planda. Bilgi çağı deniyor adına. Oysa bana göre “bilgisiz bilgi çağı”, neden mi? Çünkü, İnsanın bilgi oranı ancak kendini bilmekle “gerçek bilgi” mümkün. Kendini bilen Rabbini biliyor, buda  bizi tüm kainat’ı bilmeye götürüyor. Beşeri ilişkiler bakılınca çok sıkıntılar var. Mana ve maddeye ulaşılmıyor her iki medeniyette. Batıda “teslimiyet”, “çömerlik”, “fedakarlık” hassasiyetleri dejenere olmuş durumda. Esasında Doğuda da  durum çok farklı değil. Evet hayatın bir parçası  düşünmek, hayatımızda en önemli ve tek unsurmuş gibi algılanıyor, dediğiniz gibi zıtlık hakim medeniyetlerde. 17 yıldır Türkiye deyim şunu fark ettim;  manevi bir hayat, dini bir yaşam var. Bireysel anlamda rahat yaşayabiliyorsunuz. Fakat diğer İslam ülkeleri içinde aynı şey söz   konusu değil.

İslam ülkelerinde fark ettiğim eksiklik düşünmüyorlar, ben buna çok üzülüyorum. Kişisel olarak şunu söylemeliyim; en büyük heyecanım en mutlu olduğum an “idrak ufuklarımı açtığım zamanlardır.” Çünkü idrak ile yaşamı anlamlandırabiliyor, maneviyatı yaşama geçirebiliyor, hissellerle güçleniyorsunuz. Benim her şeyim “düşünmek” ama maalesef insanlarla bu eylemi pek paylaşamıyorum. Çünkü, çok az insan düşünüyor. Gözlemlediğim çok dindar insan var ama entelektüel yapısını paylaşmıyorlar diğer insanlarla kısaca ters bir denge söz konusu.

Tefekkür önemli bir düşünsel eylem, bundan uzak mı yaşanılıyor?

Evet, İslâmın esası tefekkür üzerine kurulu. Her bir şey tefekkür ile anlaşılıyor. Kur'an da çokça zikredilir buna teşvik vardır. Neydi ilk ayet?  “İkra” neyi nasıl okuyacağız? Cevaplarını bulduğumuz takdirde biz olabiliriz. İnsan sanki  bu kadar yeterli ve tok gözüküyor düşünme hususunda. Oysa kendimde olan şey şu ki, ben sürekli bu konuda açlık hissediyorum. Bu kadarı bana yeter dediğim nokta hiç olmadı hayatımda. Dua ediyorum sonrasında daha çok istiyorum. Şuna benziyor açlığım; Umreye gidiliyor. Fakat insanlar, sonrasında tekrar tekrar gitmek istiyorlar. Orada bu manada doymak yok. Manevi lezzet bitmiyor. Artarak devam ediyor. Hareket tarzı olarak düz eksenli değil,  sürekli genişleyen ilerleyen bir hareket tarzıyla ilerliyor bu ihtiyacım.

Ben öyle görüyorum ki;  İnsanlarda genel olarak sıkıntılar hâkim. Bir boşluk hâkim duygularda. Nerde bir problem varsa orda bir açlık vardır. Bu genel bir prensiptir. Problemlerimizi yüzeysel çözemeyiz, sorularımız ile çözebiliriz. Şöyle ki; bu sıkıntım neden geldi?  Niye geldi? Modernite maalesef bu soruları sordurmuyor insana.  Bütünüyle üzerine kurulu tüm sistemler. Batı ve Doğuda aynı sorunları yaşıyor. En büyük problem “düşünsel yetimizi, kendimizi kaybettik.” Peygamber aleyhisselatu vesselamın mühim bir hadisi" Kendini bilen Rabbini bilir" bunu gerçekleştiremedikçe modern dünya sıkıntılarını çözemeyecek.

Hz. Mevlana’ya birçok kesimden yakın ilgi var. Bazı Batılı sanatçıların Hz. Mevlana'nın eserlerinde ilham alarak birkaç şarkı yazdığını okumuştum bir dergide. Batıdaki etkileri açısından, sizce Batı yeni tüketecek metalarını mı arıyor,  hakiki bir yöneliş midir ?

Evet, Batı çok hızlı değişiyor ve Müslüman oluyor yüzlerce kişi.  Müslümanlığı merak ediyorlar. Özellikle 11 Eylül sonrasında bariz görülen yoğun ilgi var. Tabi popüler kişilerin İslam ile ilgilenmeleri toplumda daha çok ilgi görüyor. O kişiler içinde birer arayış vesilesi oluyor.

Batının bu arayışı için hissettikleri açlık  diyebilir miyiz; Ve neden bu açlık?

Çünkü, Batıda manevi açlık had safhada. Böyle olunca ruhu teskin eden her şeye ilgi duyuyorlar. Evet, Batı her bir şeyi tüketiyor maalesef… Gördüğüm kadarıyla, dinin toplumdaki anlamı ve yaşanmışlığı boşaltıldığı için, artık kendi din anlayışı tatmin etmiyor. Dolayısıyla farklı yönelişlerde mümkün hale geliyor. Temelde ihlası kaybettiler…

Örnek verebilir misiniz?

Elbette. Benim büyük Annem, hep kiliseye yardım etmiş, para vermiştir. Neden? Cennet bileti almak için. Kısaca kısır bir bakış ve menfaat ilişkisi var burada. Din olgusunun içinde işte bu düşünce Müslümanlarda da var ne yazık ki... Modern dünyada bu bakış çok yaygın. Artık sadece Allah için yaşanmıyor. İbadetin özü sevgi, beraberlik ve paylaşım duygularıdır. Bu modern zaman için bunlar var diyemiyoruz. Öyle ki, gerçek aşk kalplerde yok olmuş, anlamını yitirmiş durumda.

Ümit ediyorum ki, Hakikate açılan değişimler gerçek manada yerini bulur. İdrak ufuklarımızı hakikaten her daim açık tutmalıyız..

Rabia Hanım çok teşekkür ediyorum güzel sohbetiniz için.  Çalışmalarınızda başarılar dilerim

Ben teşekkür ediyorum, çok memnun oldum. İnşallah tekrar görüşebiliriz. 

 

 

Sinay Avşar

HaberKültür.Net

 

 

 

 

Paylaş
 

Yorum Ekle   Arkadaşına Gönder   Yazdır
     Yorumlar Tüm yorumları göster
Henüz yorum eklenmemiş. İlk yorumuz siz yazabilirsiniz.

     Özel Röportaj kategorisine ait diğer haberler
 11:00  Kutuz Hoca’nın ardından…
 11:34  Çakma profiller masal kahramanımız oldu
 09:08  Malezya’da eğitim seferberliği
 13:31  Atina'ya cami yakışır
 10:30  Es’ad unuttu Erbil’i Kabe’yi
 13:41  Hayat dostlarla güzel
 23:04  Heyecanımız var! İdeallerimiz var!
 22:24  Gelenek olmadan yeni de olmaz
 09:03  Zuhurata tabi ol hayatını yaşa
 19:14  Futbol benim en büyük aşkım

     NE VAR NE YOK







     SORU - CEVAP
Gariplerin Kitabı bir klasik
     ÖZEL HABER
Anadolu’da Bir Gönül Efendisi
     ÖZEL RÖPORTAJ
Kutuz Hoca’nın ardından…
     KİTAP KÜLTÜR
Aşk öldürür
     DERGİ KÜLTÜR
Kış mü’minin baharıdır
     Videolardan
Zikir
Neşet Ertaş
Erkan OĞUR
  Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin kullanılması yasaktır.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Mehmet Akif KARDEŞ

Kültür,Sanat Edebiyat