Anasayfa - Künye - Haber Gönder - Reklam - İletişim  Giriş Sayfam YapRSS/XML
 
     Çok Okunanlar
     Son yorumlananlar
mehmet;
o kadar da mizah hakkımız olmasın mı:)

Ali Haydar Beşer;
Başlık hatalı olmuş. İçerikten ve fotoğraftan belli, ama yine de başlık hatalı. Yani yıkılan İst

enes;
ödevim vardı çok işe yaradı saolun bu siteyi herkese tavsiye edecem.com

yılmaz altunöz;
sergül hanım ihlas kokan yazılarınız, ufuk açıyor devamını dileriz...

Ahmet Şevki Şakalar;
Kahramanmaraş'ımızın edebiyatla anılması ne güzeldir.Güzel adamları şehrimizde ağırlamaktan memn

Metin doğdu;
Kimsenin kimseyi yücelttiğine mı bakıyoruz.bunlar çok üzücü olaylar bir kere engin noyan ve Mustafa

mehmet;
Zamana yeni düşmeyi geçtim TDK'nın sözlüğünde bulamadım kimisini.

bünyamin;
haznevi benimiçin en büyük tarikat bu yüzden muhammed mutaya selam söyller ellerinden öperim

sır;
eyvallah... böyle düşünenlerin olduğunu görmek sevindirdi beni, yalnız olmadığımızı hissettik. R

şeyma betül;
Bursa'da kitaba sığınanlara selam olsun,yolları açık olsun...

     Foto Galeri
Yusuf Dursun Özel Programı
Yenidünya Kutlu Doğum
2011 Yılı TYB Ödülleri
     ANKET
Sitelerdeki anketlerin herhangi bir konuda gerçeği yansıtacağına inanıyor musunuz?
Hayır (51 %)
Evet (10 %)
Biraz (8 %)
Bazen (5 %)
Siteye göre değişir (23 %)
 
    Anasayfa | Kitap Kültür  
 Tevhid Risalesi okuyucuya açıldı
Tevhid Risalesi okuyucuya açıldı
05 Ağustos 2011 - 12:51:29
İlahiyatçı yazar Ercan Alkan, Abdullah b. Mes’ûd Balyânî’ye ait Tevhid Risalesini Es’ad Erbili Hazretleri’nin tercüme ve şerhinden hareketle bugünün Türkçesine hediye etti…

İlahiyatçı yazar Ercan Alkan, Abdullah b. Mes’ûd Balyânî’ye ait Tevhid Risalesini Es’ad Erbili Hazretleri’nin tercüme ve şerhinden hareketle bugünün Türkçesine hediye etti. Yazar, önsözünde eseri şöyle tanıtıyor:

Biz bizi bilmez idik bizi kendinden eyledi

Eşkere kıldı bizi kendin pinhân eyledi    Yunus Emre 

Şu mâhîler gibi kendini deryâdan cüdâ sanma

İhâtâ eylemiş her yana bak her sûy-i tevhîd et            Niyâzî Mısrî

İslam düşüncesi, tevhîd doktrinini merkeze alan bir öğretiler bütününe sahiptir. Sûfîler nezdinde söz konusu tevhîd doktrini, Tanrı’nın mâbûd, fâil ve varlık olarak birlenmesidir. Varlık olarak Tanrı’nın birlenmesi ya da teknik tâbiri ile vahdet-i vücûd, daha çok İbn Arabî (ö. 638/1240) ve ekolü bağlamında İslam düşünce târihinin bir konusu hâline gelmiştir. Burada tartışmaların odağında yer alan varlık teriminin, kabaca iki temel karşılığı vardır: İlki gerçek varlık (vücûd-ı Hak) olması bakımından Tanrı ya da bir diğer deyişle var olmaması düşünülemeyen zorunlu Varlık (vâcibü’l-vücûd); ikincisi de âlem ve onda bulunan şeylerin bütünü olarak varlık. İkinci anlamdaki karşılık sûfîlere göre aslî olmaktan ziyâde mecâzî ya da istiârîdir (ödünç verilen); dolayısıyla da bu durum, vücûdun tek bir gerçeklik olduğuna ve iki vücûdun gerçekte olamayacağına işâret etmektedir. Varlık burada birlenmektedir: Lâ mevcûde illâ hû. Varlığın birlenmesi demek her şeyi Bir görmek, her şeyi Bir’den görmek ve her şeyden Bir’i görmektir (müşâhede). Bu ise sûfîlere göre nazarî ve aklî ya da teorik bir idrâk ile gerçekleşmez. Ancak bu müşâhede, kendini bilmekle yâni kendi hakîkatinle yüz yüze gelmekle (taalluk), kendi hakîkatinle buluşmak ve kendi hakîkatini ele geçirip kendi hakîkat boyanla boyanmakla (tahakkuk) mümkündür. Bu yüzden sûfîler sıkça “Nefsini bil” ilkesine vurgu yapmışlardır. Bu bilginin gerçekleşmesi sonucu insan kendi derûnî özüne yâni varlığın merkezine eriştiğinde Rabbine (rabb-i hâs) ilişkin bilgiyi edinir, Rabbini bilir. Bunu ise O’nun dışında kesinlikle hiç bir şeyin var bulunmadığı ilâhî prensibin aşkın birliği (vahdet-i vücûd) içinde kavrar. 

“Nefsini bilen hiç şüphesiz Rabbini bilir.” ilkesini merkeze alarak sûfîlerin tevhîde ilişkin öğretilerini îzâh eden Tevhîd Risâlesi, Allah’ın evvel-âhir, zâhir-bâtın isimlerinin açıklanması ile başlar ve bu bağlamda teolojik tartışmaların odağında yer alan isim-müsemmâ ilişkisi geniş bir şekilde kendisine yer bulur. Gerçek varlığın yalnız Cenâb-ı Hakk’a ait olduğu (Lâ mevcûde illallah) ilkesi risâlenin ana temasıdır; dolayısıyla metindeki kavram ve tartışmaların tümü, dâima bu hakîkat çerçevesinde değerlendirilmektedir. Vahdet-i vücûd teriminin anlam dünyasında hulûl, hurûç, ittihâd vd. kavramları barındırdığı yönündeki bir takım ithamlara, tasavvufî metinlerde reddedici karşılıklar ve îzâhlar verile gelmiştir. Benzer tavra bu risâlede de rastlanılır. Şöyle ki vahdet-i vücûdun hulûl, hurûç, ittihâd vd. kavramlarla eşdeğer olmadığı ve söz konusu kavramlarla vahdet-i vücûdun karıştırılmaması gerektiği hususunun altı özellikle çizilir.

Sûfîlerin fenâ teorisine farklı bir perspektiften yaklaşılan eserde fenâ, varlığın fenâsı (fenâ-ivücûd), fenânın fenâsı (fenâ-i fenâ) olmak üzere kategorize edilip ele alınır ve bu kavramların sûfî dildeki karşılıkları irdelenir.

Klasik anlamdaki karşılığı ile fenâ -müellife göre- yanlış anlaşılmaktadır, zîrâ mârifetullahı elde etmek -yine müellife göre- nefsin fenâsı (yok olması) ile değil nefsin mârifeti ile mümkündür. Dolayısıyla nefs bilgisi bir bilinçlilik, bir ayıklık (sahv) hâlini yâni fenânın mukābili ya da daha doğru bir ifâde biçimi ile fenânın bir sonraki ve bir üst aşaması addedilen bekāyı gerekli kılar.

“Allah vardı ve O’nun dışında hiç bir şey yoktu.” metafizik gerçekliğinin îzâhı eserin bütününe yayılan ve sıkça vurgu yapılan bir diğer konudur. Şöyle ki burada bu ilke, tüm zaman sınırlamalarının ötesinde geçerli olan ezelî ve ebedî ontolojik bir hakikattir. Bu hakîkat içerisinde gözle görülen mevcut nesnelerin (eşyâ) ontolojik statüleri dolayımında mutasavvıfların âlemin varlığına ilişkin temel görüşleri hülâsa edilir.

“Kulum Bana nâfile ibâdetlerle yaklaşır.”, “Dehr’e sövmeyiniz çünkü dehr Allah’tır.”, “Hastalandım beni ziyâret etmedin.” gibi vahdet-i vücûdu ispat için klasik tasavvuf metinlerinde -özellikle de İbn Arabî ve takipçisi olan müelliflerin eserlerinde- yer alan hadîslerin yorumuna risâlede kısaca yer verilir. “Ölmeden önce ölünüz.” hadîsi ise mârifetullah ve mârifetü’n-nefs bağlamında şerh edilir. Tasavvuf ıstılâhında kızıl ölüm, siyah ölüm, yeşil ölüm ve beyaz ölüm şeklinde dört kısımda ele alınan, ölüm türlerinin her birisi nefsi bilmeye (mârifet) sebebiyet verdiğinden ötürü hadîste geçen “ölünüz/mûtû” emrinden murâd -müellife göre- mârifettir. Yâni hadîsteki “Ölmeden önce ölünüz.” ifâdesi tam olarak, söz konusu ölümler sâyesinde biyolojik olarak ölmezden evvel nefsinizi biliniz ki, Cenâb-ı Hakk’ı da bilmiş olasınız anlamına gelmektedir. Nefs bilgisi söz konusu olunca tabîi ki seyr ü sülûk ile irtibatlı bulunan nefs mertebeleri ve letâif-i seb’a meselesi, bununla bağlantılı olarak da mürşidin gerekliliği husûsu üzerinde de durulur.

Eserde ayrıca vahdet-i vücûd tartışmaları bağlamında sorulan birtakım klasik sorulara da cevaplar aranmıştır: “Şayet varlık tek ise gözle gördüğümüz, hâlihazırda var bulunan diğer varlıkların, mevcut nesnelerin konumu nedir? Bunları öylece kolay bir şekilde kabul etmezden gelip inkâr etmek ne kadar mümkündür? Mâsivâyı, Tanrı’nın dışındakileri yok hükmünde kabul etmekle Hakk’ın rubûbiyyeti ortadan kalkmış olmuyor mu (tâtîl)? Mâdem her şey ve herkes birer âlet kabîlindendir, dolayısıyla her şeyin gerçek yapıcısı (fâil) yalnızca Tanrı’dır; o hâlde insanlar, yapmış oldukları günâhlardan dolayı neden azâba müstehak olsunlar?”

Bu noktada şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Tevhîd Risâlesi tasavvufun varlık ve mârifet ile bağlantılı pek çok temel/aslî meselesine kısaca da olsa değinmektedir.

Öyle ki William Chittick’e göre Tevhîd Risâlesi, varlığın mahiyetine ilişkin -Hallâc’ın sıkça tekrar edilen ene’l-Hak ifâdesinde olduğu gibi- mükemmel bir izah sağlama girişimidir.

Başta Türkçe olmak üzere, Farsça, Fransızca ve İngilizceye çevrilen Tevhîd Risâlesi, yakın zamanlara kadar İbn Arabî’ye âit bir eser olarak bilinmekteydi. İbn Arabî uzmanı Michel Chodkiewicz, yaptığı çalışmalar netîcesinde Tevhîd Risâlesi’nin müellifinin Abdullah b. Mes’ûd Balyânî (ö. 686/1288) olduğu yönünde bir tespitte bulunmuştur. Meşhûr sûfî Abdülkerîm Kuşeyrî’nin şeyhi ve kayınpederi Ebû Ali ed-Dekkāk’ın soyundan gelen Balyânî 1216/613 civârında Kâzerûn’a bağlı Balyan bölgesinde, VII. ve VIII. yüzyılın sûfî ve bilginlerinin içinde yer aldığı bir âilede dünyaya gelmiştir. Molla Câmî’nin belirttiğine göre Balyânî, Sühreverdiyye tarîkatına mensûp olan Babası Ziyâüddîn (ya da İmâmüddîn) Mes’ûd’dan (1169/565-1258/655) tarîkat hırkasını giymiştir. Ayrıca döneminin pek çok mutasavvıfıyla da görüşen Abdullah Balyânî 686/1288 yılında vefat etmiştir. Kaynaklarda, Tevhîd Risâlesi’nin dışında kendisine nispet edilen ve günümüze ulaşmayan şiirlerini derlediği bir de Dîvân’ı olduğu söylenmektedir.

Tevhîd Risâlesi’nin elinizdeki bu yayını, son dönemin önemli mutasavvıflarından Es’ad Erbîlî’nin (ö. 1931) tercüme ve muhtasar şerhidir.

Es’ad Erbîlî, Musul’un Erbil kasabasında 1264/1847 yılında dünyâya gelmiştir. Dedesi ve babası, Hâlid-i Bağdâdî’nin Erbil’de inşâ ettirdiği tekkede postnişîn olarak görev yapan kimselerdir. Kendisinden hilâfet aldığı şeyhi de Halîd-i Bağdâdî ekolünden Tâha’l-Harîrî’dir. Döneminin etkin bir mutasavvıfı olan Es’ad Erbîlî ilim ve irşât faaliyetlerinin yanı sıra Meclis-i Meşâyih üyeliği ve reîsliği yapmış, Cemiyyet-i Sûfiyye’nin çalışmalarında yer almış, Surre Emîni olarak Sultân Mehmet Reşâd tarafından görevlendirilmiştir. 1931’de vefat eden Es’ad Erbîlî’nin Tevhîd Risâlesi tercümesinin dışındaki eserleri şunlardır: İbâdet ve ahlâka dâir seçtiği 1001 hadîs-i şerîfin metin, tercüme ve şerhinden ibâret olan Kenzü’l-İrfân’ıtasavvuf yolunun incelikleri ve mürîdin seyr ü sülûkte karşılaşacağı problemlerde dikkat etmesi gereken husûsları içeren dostları ve mürîdlerine gönderdiği mektuplarının yer aldığı Mektûbât’ı; tarîkatın anlamı ve gerekliliğine dâir kaleme aldığı Risâle-i Es’adiyye’si; Fâtiha sûresi hakkında yazdığı Fâtiha-i Şerîfe Tercemesi; Farsça, Türkçe, Arapça ve Kürtçe şiirlerini derlediği Dîvân’ı.

Es’ad Erbîlî’nin Tevhîd Risâlesi tercüme ve şerhi, Süleyman Ervâdî’ye (ö. 1275/1858) ait Mir’âtu’l-İrfân’ın kenarında 1337/1918 yılında yayımlanmıştır. Mir’âtu’l-İrfân, Tevhîd Risâlesi’nin Arapça bir şerhidir. İbn Arabî’ye âit olduğunu düşündüğü Tevhîd Risâlesi’ni Es’ad Erbîlî, söz konusu şerhten istifâde etmek sûretiyle kendine özgü bir üslûpla tercüme ve şerh etmiştir. Vahdet-i vücûda dâir iknâ edici delilleri ihtivâ etmesi ve çevresinde Arapçaya âşinâ olmayan kimselere de faydalı olacağı gerekçesiyle bu işe giriştiğini eserin mukaddimesinde özellikle belirtir.

Bizim burada yaptığımız çalışma, Es’ad Erbilî’nin Osmanlı Türkçesi ile kaleme aldığı Tevhîd Risâlesi tercüme ve şerhinin anlaşılır bir dille günümüz okuru için bir tür yeniden yazımı (sâdeleştirilmesi) ve orjinal hâliyle latin harflerine aktarımından (transliterasyon) ibârettir. Sâdeleştirilmiş metni okumayı kolaylaştırmak ve büyük oranda faydalanmayı artırmak maksadıyla, içeriği yansıtacak bir uygunlukta başlıklandırmalar yapıp dipnotlarda yer yer açıklayıcı bilgiler vermeyi uygun bulduk. Ayrıca eserde yer alan âyet ve hadîsleri tespit edip kaynaklarını gösterdik; meâlleri verilmeyen âyet ve hadîslerin meâllerini verdik. Metnin Latin harflerine aktarımında Prof. Dr. Mustafa Tahralı’nın benimsediği ve Ahmed Avni Konuk’un eserlerini neşrederken uyguladığı imlâ ilkelerini göz önünde bulundurduk. Osmanlı Türkçesi ile kaleme alınan orjinal metni okuyacaklar için de çalışmanın sonuna küçük bir lügatçe ekledik.

Tevhîd Risâlesi’nin İbn Arabî’ye ait olmadığını söylemiş ve detaylarını merak eden okuyucuyu Michel Chodkiewicz’in çalışmasına yönlendirmekle yetinmiştik. Bu noktada muhtemelen zihinlere gelebilecek olan soru şudur: “Eser, söylendiği üzere İbn Arabî’ye âit değilse niçin ona nispet edilerek yayımlanıyor?” Bunun tek bir nedeni var; o da, diğer pek çok müellif ve mütercim gibi Es’ad Erbîlî’nin eseri İbn Arabî’ye nispet etmek sûretiyle tercüme ve şerh etmesidir. Bitirirken burada şunu özellikle belirtmeliyiz ki Tevhîd Risâlesi her ne kadar İbn Arabî’ye ait değilse de İbn Arabî geleneği tarafından gerek kadîm gerekse modern dönemlerde asla ihmâl edilmemiş; eser pek çok kez İbn Arabî adına istinsah ve tab’ edilmiş, ayrıca İbn Arabî’ye ait olduğu düşüncesiyle de sıkça esere atıflarda bulunulmuştur.

Son olarak bu vesîleyle eserin mütercimi ve şârihi Es’ad Erbîlî’yi rahmet ve minnetle yâd ediyor, çalışmamızın çeşitli aşamalarında katkıda bulunan hocamız Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve mesai arkadaşımız Ar. Gör. Nedim Tan’a teşekkürlerimizi sunuyoruz.

 

Paylaş
 

Yorum Ekle   Arkadaşına Gönder   Yazdır
     Yorumlar Tüm yorumları göster
Henüz yorum eklenmemiş. İlk yorumuz siz yazabilirsiniz.

     Kitap Kültür kategorisine ait diğer haberler
 12:50  Ateşi Uyandıran Şiirler
 17:32  Hangi Meşhurlar Üsküdarlı?
 10:20  Ailemizle 52 Derste Ahlak
 20:11  Canlı Renkler'de Neler Var?
 09:34  Okumak dirilmektir!
 21:55  Bir Arayışın Romanı: Aylak Adam
 10:05  Okunası bir kitap!
 10:49  Bizim Medeniyetimiz Sohbet Medeniyetidir!
 22:10  Gençlere hediyem olsun!
 12:11  Şiir: Hepimizin kalbi

     NE VAR NE YOK







     SORU - CEVAP
Neyin sırrı nedir?
     ÖZEL HABER
Üstad’ın şanına layık bir anma!
     ÖZEL RÖPORTAJ
Nefs hırsız gibidir
     KİTAP KÜLTÜR
Ateşi Uyandıran Şiirler
     DERGİ KÜLTÜR
Yeni Dünya'dan Tekkeler Özel
     Videolardan
Nezih Uzel Salavat
Nezih Uzel TVNET
Zikir
  Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin kullanılması yasaktır.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Mehmet Akif KARDEŞ

Kültür,Sanat Edebiyat