Anasayfa - Künye - Haber Gönder - Reklam - İletişim  Giriş Sayfam YapRSS/XML
 
     Çok Okunanlar
     Son yorumlananlar
mehmet;
o kadar da mizah hakkımız olmasın mı:)

Ali Haydar Beşer;
Başlık hatalı olmuş. İçerikten ve fotoğraftan belli, ama yine de başlık hatalı. Yani yıkılan İst

enes;
ödevim vardı çok işe yaradı saolun bu siteyi herkese tavsiye edecem.com

yılmaz altunöz;
sergül hanım ihlas kokan yazılarınız, ufuk açıyor devamını dileriz...

Ahmet Şevki Şakalar;
Kahramanmaraş'ımızın edebiyatla anılması ne güzeldir.Güzel adamları şehrimizde ağırlamaktan memn

Metin doğdu;
Kimsenin kimseyi yücelttiğine mı bakıyoruz.bunlar çok üzücü olaylar bir kere engin noyan ve Mustafa

mehmet;
Zamana yeni düşmeyi geçtim TDK'nın sözlüğünde bulamadım kimisini.

bünyamin;
haznevi benimiçin en büyük tarikat bu yüzden muhammed mutaya selam söyller ellerinden öperim

sır;
eyvallah... böyle düşünenlerin olduğunu görmek sevindirdi beni, yalnız olmadığımızı hissettik. R

şeyma betül;
Bursa'da kitaba sığınanlara selam olsun,yolları açık olsun...

     Foto Galeri
Yusuf Dursun Özel Programı
Yenidünya Kutlu Doğum
2011 Yılı TYB Ödülleri
     ANKET
Sitelerdeki anketlerin herhangi bir konuda gerçeği yansıtacağına inanıyor musunuz?
Hayır (51 %)
Evet (10 %)
Biraz (8 %)
Bazen (5 %)
Siteye göre değişir (23 %)
 
    Anasayfa | Özel Röportaj  
 Sevmek sevdiğine benzemektir
Sevmek sevdiğine benzemektir
27 Eylül 2011 - 19:08:44
Serdar Tuncer ile şiiri, hayatı, içimizdeki ve dışımızdaki ritim duygusunu konuştuk…

16 Ağustos 1978 yılında Ankara’da dünyaya geldiniz. Anneniz sizi doktor oğlum ninnileriyle büyütürken, siz içinizde en büyük hastalığınızı büyütüyordunuz: Şiir. Bu açıdan baktığımızda sizin için şiirin sadece kelimelerin ahenkle bir araya gelmesinden ibaret bir tür olmadığı anlaşılıyor. Peki, şiiri şiir yapan unsur nedir sizce? Şiirin temelinde hangi duygu vardır?

Evvela bir kabiliyet lazım. Cenabı Hakkın vermiş olduğu, o işin tekniğine dair bir kabiliyetiniz olacak. Kelimeye vukufiyetiniz olacak. Duygunun derininde dolaşabilmek gibi bir istidadınız olacak. Ama illa ‘aşk’ olacak.

Yunus Emre’nin dediği gibi “Aşk gelecek, cümle noksan tamam olur”

Bu bir şiirin mısrası mesela. Aşkın tamamladığı noksanlardan bir tanesi de şiirin bu tarafı diye düşünüyorum. Gönül olmadan, ıstırap olmadan, sadece kelimeyle, sadece kabiliyetle yazılan şey şiir değil. İlla bunlar olacak. Ve onu tetikleyen, onu ortaya çıkaran bir sebep var. Bu sebep başka başka olsa da genelde ‘aşk’. Bir yerden gelir yakalar sizi. Bazen ilkokul sıralarında kapıdan giriveren birisi olur. Bazen bir Allah dostunun bir bakışı olur. Bazen oturduğunuz yerden dolunayın çok güzel oluşu olur. Bunlar tetikler. Özetleyecek olursak, illa kabiliyet olacak ama peşinden buna dair bir takım teknik çalışmalar gerekir. Bu da tek başına yeterli değil. Temelde ‘ıstırap ve aşk’ olmalı. Bunlar olursa şiir isterse ortaya çıkar. Ama bunlarsız ortaya çıkmaz. 

İstanbul gelmiş geçmiş birçok şaire, yazara ilham olmuş bir efsunlu şehir. Siz de bazı şiirlerinizde İstanbul fonunu kullanmışsınız. Bunlardan biri de “Sen İstanbul Kokardın” adlı şiiriniz. O şiirde her mısra güzel, her mısra vurucu ama benim dikkatimi çeken ve size de sormak istediğim şu “Dayadım on dörtlüyü İstanbul'un şakağına” mısraı. Sahi neresi İstanbul’un şakağı? İstanbul’u kişiselleştirirseniz İstanbul’un gözleri neresi,  saçları neresi, kalbi neresi olurdu? Kısacası Serdar Tuncer’in zihnindeki İstanbul nasıl bir ruha sahip? 

İstanbul’un şakağıyla kastedilen İstanbul’un her metrekaresidir. Çünkü âşık bir adam var. Sevdiğinin İstanbul’da yaşadığını biliyor ama neresinde olduğundan haberi yok. Adım adım dolaşıyor dört bir tarafı fakat o yok. Aradığını bulamıyor. Bazen birilerini ona benzetiyor, yaklaşıp bir bakıyor rahatsız etmeden. O olmadığını görünce tekrar kafasını eğiyor. İstanbul’un şakağı her metrekaresidir. Her metrekaresinde yaşanan hayal kırıklığı ve onu bulamayış da on dörtlüyü dayamak İstanbul’un şakağına. Ama yok. Vermezse vermiyor.

“İstediğim gül içmekti gözlerinden bir yudum”

 Bir yudum gül içeceğim gözlerinden.  Hepsi hepsi o özlediğimin, o sevdiğimin yüzünü göreceğim. Derdim o. Ama İstanbul göstermemiş, vermemiş.

İstanbul’da özellikle tarihi yarım ada, yani o Sultanahmet Camii, Ayasofya, Topkapı sarayı. Onların bulunduğu alan bana bambaşka şeyler söyler. Benim İstanbul’um orası. Orada yaşamak çok mümkün değil ama benim İstanbul’um orası. İstanbul’un gönlü de tarihi yarımadadır. Ötesini söyleyeyim,  aslında şehri de şehir yapan, o şehirde olandır. O şehre değer veren toprağın tek başına bir manası yok. Şehirdeki, o şehri güzelleştirir.

 Allah Resulü İstanbul’u müjdeleyen hadisi şerifinde, İstanbul’u diğer şehirlerden ayrı bir yere koyuyor. Bin yıllık bir medeniyetin 500 yıla yakın başkentliğini yapmış olması ve mukaddes emanetlerin şu anda sinesinde duruyor olması yine İstanbul’u bambaşka bir yere koyuyor.

Coğrafik olarak da baktığınız vakit, içinden deniz geçen tek şehir filan derler. Aslında öyle değildir. İçinden deniz geçen başka şehirler de var. Sydney’in de Çanakkale’nin de içinden deniz geçiyor. Ama bu kadar güzel, bu kadar zarif, bu kadar endamlı, denizin içinden geçtiği başka bir şehir yok. İstanbul birdir.

 Üstadın o güzel şiiri vardır;

“Çiçeği altın yaldız suyu telli pulludur,

 Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.”  Bu yeter sanıyorum İstanbul’u anlatmak için. 

2008 yılında Selçuk Küpçük’e verdiğiniz bir röportajda “Tasavvuf had bilmektir, şiir hudutları zorlamaktır.” diyorsunuz. Derin ve kafa karıştırıcı bir ifade. Siz de orada şiir ve tasavvuftan bahsederken “haddi aşmayalım, şöyle bağlayalım” diyerek bu sözü söylüyorsunuz. Ben bunun üstünde durmak istiyorum biraz. Tasavvufu yüzyıllar ötesinden bu güne taşıyan edebi tür şiirdir. Mevlana, Yunus Emre şiirleriyle çağları aşıp bizlere, bu günlere seslenebildi. Birbirine bu kadar zıt iki kavramın birbirini bu denli desteklemesi konusunda ne söyleyebilirsiniz? 

Bu, kesin böyledir diye söylenen bir söz değil. Tasavvuf had bilmektir, hakikaten böyledir. Ama bu benim sözüm değil. Tasavvuf kişinin haddini biraz daha fazlaca bilmesidir. Şiir hudutları zorlamak mıdır? O da öyle. Aklın hududunu zorlamaktır. Gönlün hududunu zorlamaktır. Kelimenin ve kelimenin ifade edebileceklerinin hududunu zorlamaktır. Böyle baktığımız vakit, birbiriyle çelişir gibi duruyor.

Derviş bir başkasının önünde diz çöküp, ona bende olup kendi varlığından vazgeçme derdinde olan adamdır. Şair, ‘ben’ varım deyip, kendinden bir şeyler ortaya koyabilmesi ve kendine güvenmesi gereken adamdır. ‘Ben zekiyim!’, ‘Ben aşığım!’, ‘Ben bilirim!’, ‘Ben yaparım!’ diyebilmesi gerekir şairin. Buradan baktığımızda ‘haddi bilme’yi gerektiren tasavvuf, ‘ben’i ortadan kaldırmaya çalışırken, bir iddia işi olan şiir, alabildiğine ‘ben’den ortaya çıkıyor. Böyle baktığımız vakit çelişiyor. Peki, nasıl oluyor? Mademki biri ‘had bilmek’ biri ‘hudutları zorlamak’. İkisi birbiriyle çelişiyor. Ama dediğiniz gibi şiir yazan büyükler var, şiir söyleyen büyükler var. Bunu nasıl izah edeceğiz? Bunun birkaç sebebi vardır. Sanıyorum bir tanesi şudur: Onlar şiir yazma kastıyla şiir söylememişler. Yani ‘Asıl olan maksuttur, gerisi füruattır’ der Hz. Mevlana. Onun bir hakikati anlatmak gibi bir derdi var. Bunu o günkü geçer akçeyle söylemiş. Geçer akçe: şiir. Ama Hz. Mevlana şairdir dersek hata yaparız. Hz. Mevlana şair değildir. Allah dostudur ve şiir yazmıştır. Mütefekkir de değildir, Allah dostudur ve tefekkürünü de ortaya koymuştur. Hatta tasavvuf ehli şöyle bir şey de söyler, “Sırrı açığa vermek, küçük adamların işidir.” Bunu o zatları istisna tutarak söylüyorum.

Şiir bir yangın, içinizde yanan büyüyen bir şey. O yangın büyüdükçe, sizi yok ediyor, varlığınızı ortadan kaldırıyor. Bu varlık ortadan kalktıkça, işte siz o hakiki kulluk kıvamına doğru ilerliyorsunuz. Ancak dışarıya bir şeyler söylediğiniz anda içinizdekinden, ateşin üstüne su atıyorsunuz. Sizi olduracak bir şey, sizin elinizle zayıflatılıyor, küçültülüyor. Bunun için Niyâzî-i Mısrî hazretlerine şiir söyledi diye ‘tıfl-ı evliya’ derler. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri şiir söylememesine rağmen sırrı ilk ele verenlerden olduğu için şöyle bir bakarlar. Seriyyü Sakatî kudduse sirruh  “Senin haktan nasibin yalnızca lisandan ibaret olacak” demiş ve ağlamış. Ama istisna şurada, çok kıymet verdiğim Sadettin Ökten hocanın bir sözü vardır, “İnsanı bazen cemal bahçeleri aldatır. İnsan sever, âşık olur, has dervişlik yapar. Allah-u Teâlâ onu cemal bahçelerine alır, onu orada muhafaza eder. Bazısına der ki “Hadi söyle!”. O söylemeye başlar; şiir söyler, destan söyler, hikmet söyler. Çünkü Allah ona ‘Söyle!’ demiştir. Bazısına da der ki “Sus! Sen burada otur”. O da susar ve orada kalır. Daimi misafir olur.” Yani şiir tarafından tasavvufa baktığımızda, şairlik hali ile dervişlik hali birbiriyle çelişen bir görüntü arz ediyor. Ama tasavvuf tarafından şiire baktığımızda çok da çelişmiyor. Allah-u Teâlâ “Gel ve söyle!” dediyse gelir ve söylersin. Burada ‘niye’lere, ‘nasıl’lara, ‘niçin’lere yer yok, “Ol!” demiş olmuş. 

Tasavvufa girmişken, Hazreti Mevlana’dan bahsedelim istiyorum. Hz. Mevlana’nı yeri bu topraklarda her zaman başkadır. Vefatının ardından kaç yüzyıl geçerse geçsin değerinden zerre kaybetmemiştir. Fakat son 4-5 yıldır Mevlana’ya olan ilgi ve Mevlana’nın yanında Şems-i Tebrizi’ye olan merak ve ilgi geçmiş zamanlardan oldukça daha yoğun. Elif Şafak’ın 2009 da çıkan ‘Aşk’ kitabı ve aynı dönemde Ahmet Ümit’in ‘Bab-ı Esrar’ kitabı bu ilgiyi tetikledi diyebiliriz. Son günlerde de Sinan Yağmur’un ‘Aşkın Göz Yaşları’ serisi oldukça revaçta. Edebi yönden kendi alanlarında oldukça başarılı bulunan bu kitaplar bir yandan da gerçek şahsiyetler üzerinden kurgu edebiyatı yapma konusunda da eleştiriliyor. Bu romanlarda olay genel anlamda Hz. Mevlana ve Şems’in ağzından anlatılıyor. Hatta gerçek şahsiyetlerin yazarlarca kurgulanmış özel hayatlarının romanlarda sergilenmesi tartışmaları da var. Hz. Mevlana ve Mevleviliğin bu şekilde popülerleştirilmesine nasıl bakıyorsunuz? Bu romanlar bu şahsiyetlerin kişilik haklarına saldırı mıdır sizce?  

Bundan çok hazzettiğimi söyleyemem. Çünkü olduğu haliyle, aslıyla bilinen, tanınan Mevlana yerine “Popülerleştirilen Mevlana” var. Yani zanlar üzerinden hareketle, günün şartlarına uydurulmuş, direkt söylemek gerekirse “şeriatsız bir Mevlevilik” var. Popülerleştirilmeye çalışılan şey bu. ‘Müzik var, sema da ederdi, çok da hoşgörülüydü, çok da güzel bir insandı, herkesi çok seviyordu, Hz. Şems’e de bende oldu.’ Namazı nerede Hz. Mevlana’nın, orucu ibadeti, taati, velayeti… Böyle takdim ettiğimiz vakit Mevlana’yı seviyorum diyen insanlar “Ah ben kalbimi temiz tutmaya çalışıyorum” deyince, “Biz aşktan behredârız ” deyince yahut da “eyvallah” deyip derviş selamı vermeyi öğrenince, kendisini mutasavvıf zannetmeye başlıyor. Namaz yok, oruç yok, hac yok, zekât yok.

Sevmek sevdiğine benzemektir. Tasavvuf bir dolu tarif edilmiş ama tasavvuf sevmektir. Allah-u Teâlâ’yı daha çok sevme derdidir. Allah-u Teâlâ’yı daha çok sevebileyim diye Resulü Ekrem (SAV) efendimize has ümmet olabilme gayretidir. Bunu becerebilmek için de bir mürşid-i kâmile sırılsıklam âşık olmak gerekir. Tasavvuf budur. “Ben çok seviyorum, yandım bittim!” diyeceksin ama sevdiğinle alakası olmayacak yaşadığın hayatın. Böyle bir şey olmaz. Değil Mevlanalar, değil Yunuslar, değil mutasavvıflar, herhangi liseli bir çocuğun aşkında dahi sevgili bundan rahatsız olur. Bu işte sevmenin hakkını vermek, daha doğrusu, doğru Mevlana’nın takdimi çok çok önemlidir. Mesela şimdi, haşa birileri böyle bir gayret içerisinde, peygambersiz bir din anlayışı gelişmeye başladı. “Biz Kur’an’dan aldık, biz onu biliriz. Başka bir şeyi kabul etmeyiz. Ehli kitap da Allah diyor. La ilahe illallah da buluşalım, Muhammed ün Resulullah’ı bir kenara koyalım. İsa Nebiyullah’ı siz bir kenara koyun.” Böyle bir zırva olmaz. Böyle bir lüzumsuzluk olmaz. Böyle bir din anlayışı olmaz. Aynı bunun olmayacağı gibi tasavvuf da amelden, ibadetten, şer-i şeriften uzakta yaşanmaz. Ölçüyü yine tasavvufun kendisi koymuş. Diyorlar ki: “Şeriatsız tarikat insanı küfre götürür, tarikatsız şeriat belki biraz lezzetini azaltır.”

Dahası, büyüklerden bahsederken bir edep ve ölçü olması gerekir. Mesela Hz. Mevlana’nın Fîhi Mâ Fihi’inde, Divan-ı Kebir’inde söylediği herhangi bir beyti alarak ‘Hazret şunu kastediyor olabilir’ dersiniz. ‘Bunu kastetmiştir’ demek haddi aşmaktır. Böyle dediğiniz anda siz kendi anladığınızı ifade etmiş olursunuz. ‘Bunu söylüyor’ dediğiniz anda onun adına konuşmuş olursunuz. Onun neyi söylediğini bilmek için en az o olmak gerekir.  Hz. Şems ve Hz. Mevlana arasındaki aşk, o yaşanan şey her ne idiyse, bugün çıkıp da hakkıyla ‘Şems şuradaydı, Mevlana buradaydı, aralarındaki de şudur’ diyebilecek bir delikanlı ben tanımıyorum. Diyebilecek delikanlılar da demezler zaten, susarlar. Birisi çıkıp Hz. Mevlana’nın romanını yazıyorsa, Hz. Şems’in kitabını yazıyorsa, bunu bir yönüyle güzel karşılamak lazım. Belki birilerinin kulağına kar suyu kaçar, birilerinin gönlü gıdıklanır, merak eder buradan bir yol bulur giderse bu iyi bir şey. Ama eğer bunu doğurmuyor da, kendi kafasındaki Şemsi anlatan, kendi kafasındaki Mevlana’yı anlatan adam o insanları merak edenlere de yanlış bir Mevlana, yanlış bir Şems, yanlış bir tasavvuf algısı bırakıyorsa cinayettir. Adını ne koyduğumuz çok önemli. Hz. Mevlana ‘Gel ne olursan ol gene gel’ demiş. Bu söz Mevlana’nın değilmiş, bu ayrı bir şey. Kazvinî diye bir zatınmış. Diyelim ki galat-ı meşhur. Halk Mevlana’nın biliyor. Söz de ona ters düşmüyor bir yere kadar. Ters düştüğü yer şurası Pir ‘Gel’ diyor ama ‘Geldiğin gibi git’ demiyor. ‘Nasıl olursan ol gel. Adam ol. Bize benze. Ondan sonra dön.’ diyor. Sözün ikinci kısmını da satır arasından okumak lazım. Kitapları da bu meyanda değerlendirmek lazım. Ben çok hazzetmiyorum, çok tasvip etmiyorum. Sözünü ettiğiniz kitaplarda ben benim Mevlana’mı bulamıyorum. Benim Şems’imi bulamıyorum. O ikisi arasında yaşanan muhabbetin benim gönlümdeki yansımasını o sözünü ettiğiniz kitaplarda bulamıyorum. Elif hanımın ve Ahmet Ümit beyin zanlarından ibarettir. Zaten onların da bunun üstünde bir iddiası yok. İnşallah insanlar okurlar istifade ederler. Allah tesirini halk etsin ne diyeyim? 

Artık küresel bir dünyada yaşıyoruz. Teknoloji hızla ilerlemeye devam ediyor. Özellikle de internet artık hayatlarımızın önemli bir parçası olmuş durumda. Bunun büyük kısmını ise sosyal medya kapsıyor. Siz de aktif olarak Twitter kullanıyorsunuz, Facebook’ta hayran sayfanız var.

Sosyalleşme tabiri bu sosyal ağlarla farklı bir tanım kazandı. Ne kadar çok takipçiniz var, hayran sayfanızı kaç kişi beğenmiş bunlar artık oldukça dikkate alınan değerler oldu. Sıradan insanların hayatında da Facebook’taki arkadaş sayısı sosyalleşme konusunda bir kıstas kabul edilir oldu. Sosyal medyanın bu kadar çabuk gelişip kabul görmesini ve sosyallik algılarımızı değiştirmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Sosyal medyanın insanı asosyalleştirdiğini düşünüyorum. Çok uzaklardaki tanımadığın, yüzünü bile görmediğin, yüzlerce adamla bir şeyler konuşabilmek istiyorsun. Ama aynı masada dört kişi otururken, dördü birden eline cep telefonunu alıyor ve o görmediği adamlarla sosyalleşmeye çalışırken masanın etrafında dört tane asosyal varlık ortaya çıkıyor. Hem kullanıyorsun hem böyle diyorsun diyeceksiniz, doğrudur. O da benim noksanımdır. Facebook hayran sayfasını arkadaşlar açmışlardı, onların denetiminde devam ediyor, ara sıra uğrayıp bakıyorum. Twitter’a 6 ay kadar önce başladım, bir süre bir ara verdim, şimdi tekrar bir şeyler yazmaya başladım. Böyle enteresan bir cazibesi var. Şu an ne yaptığının başkalarının bilmesini insan niye ister, bilmiyorum? Galiba insan kendi halinin başkaları tarafından bilinmesini istiyor. Normalde insan kendi halinin bir başkası tarafından bilinmesini istemez. Ama bu sosyal medya dediğimiz şeyin şöyle bir güzelliği var; sizin başkalarına bildirmek istediğiniz kadarını bilmelerine sebep oluyor. Hiç kimse şöyle bir tweet atmıyor: “Az önce acayip bir günah işledim.”

Güzel olduğunda, faydalı olduğunda,  hayır şeylere kullanıldığında, sosyal medyanın iyi bir şey olabileceğini düşünüyorum ama abartmamak kaydıyla.  Mesela gene şer-i şerifin ölçülerine bakacak olursak, birtakım oyunlara cevaz vermişler. Satranç oynanabilir ama namazlarına mani olmayacak. Namaz vakti girdiğinde hala oyunun başındaysan, oyun hayatının bir parçası haline geldiyse iyi değil. Sosyal medya için de böyle düşünüyorum. Çok esiri olmamak lazım. Ama bu çağın gereğidir ve biz “Çocuklarınızı yaşadığınız zamana değil yaşayacakları zamana göre yetiştirin.” diyen bir peygamberin ümmetiyiz.

İnsanların yanlış yapmasına sebep olan tarafları da var. Sizin vesilenizle aktarmak istiyorum. Mesela bir tanesi, ismini burada zikretmeyeyim, bizim mukaddeslerimizle alakalı bir takım nickler alıp Twitter ’da, Facebook’ta birtakım şeyler yazıyor. Birileri bu insanları takip ediyor,  onların kendilerine vehmettikleri şey olduğunu düşünerek ona cevaben bir şeyler yazıyorlar. 100.000 e yakın takipçisi olan biri var. Bu 100.000 kişiden 90.000 tanesi o vatandaşa, Allah’a (CC) söylercesine bir şeyler söylüyor. İmanın şakası olmaz. Siz birisine sanal ortamda dahi ‘O’ muamelesi yaparsanız Allah korusun imanınızdan olursunuz. İnsanlar bunu bilmiyor ve yapıyorlar. Uyarmaya kalktığınızda burada eğleniyoruz diyorlar. Bazı şeylerin eğlencesi olmaz. Bunlara da dikkat etmek lazım diye düşünüyorum.

 

Emine Özköse

HaberKültür.Net

 

Paylaş
 

Yorum Ekle   Arkadaşına Gönder   Yazdır
     Yorumlar Tüm yorumları göster
Henüz yorum eklenmemiş. İlk yorumuz siz yazabilirsiniz.

     Özel Röportaj kategorisine ait diğer haberler
 20:55  Nefs hırsız gibidir
 13:12  Gönle deva bestekâr
 11:17  Haç ve Hilal'in kavgasını yazıyorum!
 17:28  Samimiyet vardı Allah lutfetti
 09:10  Ömer Muhtar’ın Oğlu İle Konuştuk!
 22:40  ‘Müzik Ölmemeli’
 10:56  Kardeşlik his meselesidir!
 12:05  Kurguyu algılar belirler
 12:31  Müzik dili bitmez bir senfonidir
 12:01  Hepimiz Allah’a doğru yürüyoruz

     NE VAR NE YOK







     SORU - CEVAP
Neyin sırrı nedir?
     ÖZEL HABER
Üstad’ın şanına layık bir anma!
     ÖZEL RÖPORTAJ
Nefs hırsız gibidir
     KİTAP KÜLTÜR
Ateşi Uyandıran Şiirler
     DERGİ KÜLTÜR
Yeni Dünya'dan Tekkeler Özel
     Videolardan
Nezih Uzel Salavat
Nezih Uzel TVNET
Zikir
  Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin kullanılması yasaktır.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Mehmet Akif KARDEŞ

Kültür,Sanat Edebiyat