Anasayfa - Künye - Haber Gönder - Reklam - İletişim  Giriş Sayfam YapRSS/XML
 
     Çok Okunanlar
     Son yorumlananlar
mehmet;
o kadar da mizah hakkımız olmasın mı:)

Ali Haydar Beşer;
Başlık hatalı olmuş. İçerikten ve fotoğraftan belli, ama yine de başlık hatalı. Yani yıkılan İst

enes;
ödevim vardı çok işe yaradı saolun bu siteyi herkese tavsiye edecem.com

yılmaz altunöz;
sergül hanım ihlas kokan yazılarınız, ufuk açıyor devamını dileriz...

Ahmet Şevki Şakalar;
Kahramanmaraş'ımızın edebiyatla anılması ne güzeldir.Güzel adamları şehrimizde ağırlamaktan memn

Metin doğdu;
Kimsenin kimseyi yücelttiğine mı bakıyoruz.bunlar çok üzücü olaylar bir kere engin noyan ve Mustafa

mehmet;
Zamana yeni düşmeyi geçtim TDK'nın sözlüğünde bulamadım kimisini.

bünyamin;
haznevi benimiçin en büyük tarikat bu yüzden muhammed mutaya selam söyller ellerinden öperim

sır;
eyvallah... böyle düşünenlerin olduğunu görmek sevindirdi beni, yalnız olmadığımızı hissettik. R

şeyma betül;
Bursa'da kitaba sığınanlara selam olsun,yolları açık olsun...

     Foto Galeri
Yusuf Dursun Özel Programı
Yenidünya Kutlu Doğum
2011 Yılı TYB Ödülleri
     ANKET
Sitelerdeki anketlerin herhangi bir konuda gerçeği yansıtacağına inanıyor musunuz?
Hayır (51 %)
Evet (10 %)
Biraz (8 %)
Bazen (5 %)
Siteye göre değişir (23 %)
 
    Anasayfa | Özel Röportaj  
O’na muhtacız
O’na muhtacız
30 Ekim 2011 - 02:03:40
Prof.Dr. Yaşar Kandemir ile Alemlere Rahmet Efendimiz sav’i konuştuk…

Hocam, ilk olarak Peygamber efendimizin güzel ahlakını nasıl tanımlarsınız?

Âlemlerin Rabbi, Resûl-i Ekrem'ini, bütün varlıklara rahmet olarak göndermek isteyince, onun gönlüne ilham ettiği mânevî ilimler sayesinde en güzel huyları kazanmanın usûllerini, kendini mükemmel surette terbiye etmenin yollarını ona öğretti. Cihânın henüz İslâm nûruyla aydınlanmadığı o karanlık devirde, müstakbel elçisinin körpecik gönlüne Câhiliye yaşayışını sevimsiz gösterdi. Bu sebeple o, çağdaşlarının yaşadığı ahlâkî seviyesizliğe hiçbir zaman iltifat etmedi. Gönlünü aydınlatan mânevî ilimler sayesinde iyiyi kötüden ayırmasını bildi. Mevlâ’sı onu devamlı surette kontrol edip yönlendirdiği için yanlışa düşmedi. İyi, doğru ve güzel olan her şey onun en tabii vasfı oldu. İşte o zaman Allah Teâlâ Peygamber’ini bütün kullarına en mükemmel ahlâka sâhip örnek şahsiyet olarak gösterdi. Ona uyan ve izince gidenleri kendisinin de seveceğini, onlardan hoşnut olacağının vaad etti.

Ahlâk, ucu bucağı bulunmayan bir güzellikler okyanusu olduğu için Allah Teâlâ Resûl-i Ekrem'ini hayatının her safhasında en güzele yönlendirdi. Ona “Sen affet, iyiliği emret ve kendini bilmezlere aldırma!” diyerek halkla ilişkilerin en önemli prensiplerini ortaya koydu. Böylece ona insanların kusurlarına bakmamayı, onları hoş görmeyi, onlara zorluk çıkarmamayı öğretti. İnsanlığın ahlâk öğretmeni olan Resûl-i Ekrem de bu ve benzeri âyetleri hayatı boyunca en güzel şekilde uyguladı.

Peygamberimizin Rabbimiz (cc)’e saygısı nasıldı? Ve bizler bu saygıyı nasıl örnek alabiliriz hocam?

Cenâb-ı Hakk tarafından eğitilen bir insan şüphesiz hem aklî yetenekler hem de kalbî duyarlılıklar bakımından en üstün seviyede olacaktır. Buna bir de vahiy yoluyla gerçeğin bilgisine ulaşma imkânı eklenince, o seçkin kimse, Kâinâtın Rabbi'ni kuşkusuz en iyi şekilde bilecektir. Allah'ı en iyi bilen de O'na en büyük saygıyı besleyecektir. “Kulları içinde ancak âlimler, Allah'tan gereğince korkarlar” âyeti işte bu gerçeği dile getirmektedir. İnsanların en âlimi olan Resûlullah Efendimiz bu değişmez ölçüyü muhtelif hadislerinde dile getirmiş ve “Allah'a yemin ederim ki, içinizde Allah'tan en çok korkan ve O'na en saygılı olan benim” buyurmuştur. Zira bazı sahâbîler Allah Resûlü’nün nâfile ibadetlerini azımsamışlar, onun günahsızlığından bahisle kendilerinin daha çok ibadet etmesi gerektiğini düşünmüşlerdi. İşte o zaman Peygamber aleyhisselâm bu sahâbîlere Allah'tan en çok kendisinin korktuğunu, ona en fazla kendisinin saygı beslediğini söylemiş, aşırı ibadeti doğru bulmayarak ibadette orta yolu tavsiye etmiş, fazla ibadete kalkışanların bir müddet sonra usanıp ibadeti büsbütün ihmâl edebileceklerini hatırlatmıştı. O, insanın yaptığı bir ibadeti, bir hayrı, bir iyiliği bir müddet sonra bırakmasını doğru bulmazdı. Az da olsa ibadetleri devamlı yapmayı tavsiye ederdi. Başlanan bir hayrın ve iyiliğin sürekli yapılmasını isterdi. “Allah katında iyi işlerin en makbûlü, devamlı olanıdır” buyururdu. Kendisi de hayatı boyunca hep böyle yaptı.

Bir davranışa ahlâk diyebilmek için onun insanda değişmez bir huy haline gelmesi gerekir. Elma ağaçlarının meyveye durduğu mevsimde bir elma ağacı meyve vermiyorsa, o artık elma ağacı olma özelliğini yitirmiştir. Bir kardeşinin yardıma muhtaç olduğunu bildiği halde onu başından savmanın hesabını yapan varlıklı bir kimseyi hayırsever, cömert gibi vasıflarla anmak elbette mümkün değildir.

Yardıma muhtaç olan biri Peygamber Efendimiz'den bir şey isteyince, Şefkat Yağmuru Efendimiz ona mutlaka yardım ederdi. Kendinde yoksa, hâli vakti iyi olan ashâbını o kimseye yardıma teşvik ederdi. Bu da mümkün olmazsa, o kimse adına kendisi borçlanır veya ona ilk fırsatta yardım edeceğine dair söz verirdi. Çünkü onun sahip olduğu ilâhî ahlâk, isteyeni geri çevirmeyi doğru bulmazdı. Muhtaca yardım etmek, Efendimiz' de işte böylesine tabiat halini almıştı.

Peygamber efendimizin insanlarla ilişkileri hakkında neler söylersiniz?

Yaratılmışların en şereflisi, en asili, en güzeli olan sevgili Peygamber’imiz, insanların en iyi huylusu, en geçimlisiydi. İnsana büyük değer verirdi. Yolda biriyle karşılaştığı zaman ilk defa o selâm verir, ashâbının tutmaya can attığı mübarek elini uzatarak musâfaha eder ve karşısındakine dua ederdi. Tokalaştığı kimse elini çekmedikçe o çekmezdi. Aksi halde muhâtabının gücenebileceğini hesab ederdi.

Medineli bazı câriyeler Rahmet Sağanağı Efendimiz'e gelirler, sahipleri tarafından kendilerine fazla iş verildiğini, ama bu işleri yapamadıklarını söyleyerek yardım isterler, Peygamberler Sultanı da bu zavallılara yardım etmekten geri durmazdı. Kanadı kırıkların sığınağı Efendimiz'in o eşsiz şefkatinden emin olan bir câriye kendisinden yardım isterken (bir rivayete göre aklî rahatsızlığı bulunan  bir kadın ona bir şey sorarken) mübarek elini tutardı. Kâinâtın Efendisi yabancı kadınlara dokunmadığı halde, o gül kokulu elini bu zavallı kadının elinden kurtarmayı düşünmezdi. Zira o devirde bir câriyenin veya bir kölenin asil bir insanın elinden tutacak kadar lâübâli davranması olacak şey değildi. Bir efendinin elini tutmak şöyle dursun, bir kölenin onunla aynı yerde oturması bile mümkün değildi. Kureyş ileri gelenlerinin Resûl-i Muhterem Efendimiz'e, biz seninle konuşmak istiyoruz, ama biz yanına gelince şu yoksul kimseler dışarı çıksınlar, dediklerini biliyoruz. Burnu Kaf dağındaki o kendini beğenmişlerin fakirlerle bir arada bulunmaya tahammül edemedikleri bir devirde bir köle veya câriyenin Peygamber aleyhisselâm'ın yanına gelip elini tutabilmesi büyük bir müsâmaha eseriydi. O Rahmet Peygamberi'nin, elini çektiği takdirde bir câriyenin gücenebileceğini düşünmesi ise, şüphesiz büyük bir incelikti.

Cihânın Efendisi bir gün Hazreclilerin lideri Sa‘d İbni Ubâde'yi ziyarete gitmişti. Zira Akabe bey‘atlerinden itibaren İslâm'a gönül veren ve Resûlullah'ın Medine'yi şereflendirmesinden sonra hem ona hem diğer müslümanlara hizmet etmekten derin zevk duyan Sa‘d İbni Ubâde'yi pek takdir ederdi. Sohbet ve ikram fasıllarından sonra Resûl-i Muhterem Efendimiz evine dönmek isteyince, Sa‘d, sırtını kadifeyle örttükleri bir merkep hazırlattı; ileride cömertliği ve dehâsıyla tanınacak olan oğlu Kays'a da Peygamber-i Zîşân'a refâkat etmesini söyledi. Evden ayrıldıktan sonra Resûl-i Muhterem Efendimiz yanında yürüyen Kays'a dönerek:

- “Gel, yanıma bin” dedi. Çünkü kendisi binitliyken bir başkasının yürümesini arzu etmez, bunu tevâzua aykırı bulurdu.

Kays ise Peygamber'in terkisine binmeyi ona hürmetsizlik saydığı için bu teklifi kabul etmedi. Bu durumdan rahatsız olan Efendimiz, ona, şayet binmeyecekse geri dönmesini söyledi. Başka çare bulunmadığını gören Kays geri dönmeyi tercih etti.

Buna benzer bir olay da Kur'an kırâatinde üstâd ve güzel sesiyle ünlü Ukbe İbni Âmir ile yaptıkları bir yolculukta geçmişti. Rahmet Güneşi Efendimiz yanında yaya giden Ukbe'ye deveye binmeyi teklif etmiş, fakat o Resûlullah'a olan derin hürmeti sebebiyle bunu bir nevi saygısızlık kabul ederek binmek istemeyince, Allah'ın Resûlü deveden inmiş, bineğini yol arkadaşına bırakmıştı.

Kâinâtın Gözbebeği Efendimiz, Allah'ın sevgilisi olduğunu, âlemlere rahmet diye yaratıldığını bildiği halde kendini diğer insanlardan üstün tutmazdı. O, cihânın bir benzerini daha görmediği rahmet ve şefkat yağmuruydu.

Rasûl-ü Ekrem Efendimizin bizlere koyduğu Hayat Ölçüleri nelerdir hocam?

Kullarının iki cihanda bahtiyâr olmasını isteyen Cenâb-ı Mevlâ, onlara son kılavuzunu gönderirken, “Resûlüm” dediği bu rehbere uymalarını, onun izince gitmelerini istemiş, onu kullarına tanıtıp takdim ederken, bu son elçinin kendileri için bir rahmet ve saâdet vesilesi olduğu   şöyle anlatmıştır:

“O Peygamber kendine uyanlara iyiliği emreder, kötülükten sakındırır. Onlara güzel şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Onların üzerindeki yükleri indirir, zincirlerini kaldırıp atar.”

 Bizi yaratan, kâinâtı bizim için donatan, sözünü tuttuğumuz taktirde müstakbel hayatımızda bize cennetini ve cemâlini va’deden Yüce Rabbimiz, Peygamber’ini ve onun getirdiği buyrukları benimseyip yolunca gitmemiz için bize Peygamber’ini sevdirmeye çalışıyor. ‘Ondan korkup çekinmeyin; o size kötülüğü değil, sizi mutlu edecek iyiliği emreder’ buyuruyor.

Acaba peygamber insanlara hangi konularda iyiliği emreder? İnsan için hayatta en önemli şey inancıdır. Bu sebeple Peygamber her şeyden önce insana neye inanması, nelere değer vermesi gerektiğini öğretir. Yaşadığı sürece kendine, yakın ve uzak çevresindekilere karşı nasıl davranması gerektiğini söyler. Peygamber bunları anlatmakla kalmaz, en mükemmel imanın nasıl olması gerektiğini izah eder. Örnek hareketleriyle yakın ve uzak çevredeki insanlarla iyi geçinmenin yolunu yöntemini gösterir. Sadece iyi işleri ve davranışları öğretmekle kalmaz, hangi işlerin ve davranışların çirkin ve kötü olduğunu da söyler ve insanları bu kötülüklerden sakındırır.

Burada hiç unutulmaması gereken husus şudur: Peygamber aleyhisselâm iyi veya kötüyü hiçbir zaman kendiliğinden tesbit ve tayin etmez. O ancak kendisini elçi olarak gönderen yüce varlığın iyi ve güzel dediklerine iyi, kötü ve çirkin dediklerine de kötü der.

Cenâb-ı Hakk’ın buyrukları doğrultusunda mü’minlere hayat ölçüleri koyar.Onun mü’minlerin davranışlarına yön veren binlerce özlü sözünden birkaçını misâl olarak zikredebiliriz:

“Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.”

“Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltmeye baksın ki, bu imanın en zayıf derecesidir.”

“Kişinin kendini ilgilendirmeyen işleri bırakması, iyi müslüman olduğunu gösterir.”

“Sana şüpheli gelen şeyi bırak, şüphe vermeyene bak!”

 “Dünyaya iltifat etme ki, Allah seni sevsin. İnsanların eline bakma ki, halk seni sevsin.”.

Bir mü’min şunu hiç unutmamalıdır: Peygamber’in emirleri sadece bir tavsiyeden ibaret değildir. Allah’a inanan bir kimse çıkıp da, ‘Peygamber’in emirleri yapılırsa iyi olur, yapılmazsa zararı olmaz’ diyemez. Evet, bir mü’min böyle bir şeyi kesinlikle düşünemez. Zira Allah'ın elçisi bir şeyi emretmişse, bunu mü’minler yapsın diye söylemiştir. Resûlullah’ın  emrini bir müslümanın keyfî olarak yapmaması asla söz konusu olamaz. Çünkü mü’min, Peygamber’in bir şeyi kendiliğinden emretmeyeceğini, onun emrettiği şeyin Allah’ın buyruğu olduğunu çok iyi bilir. Mü’min şu hususu da iyi bilir: Peygamber bir konuda emir verdikten sonra, Allah’a inanan bir insanın bu emirlerden dilediğini yapıp dilemediğini yapmama hak ve yetkisi kesinlikle yoktur. Bir konuda peygamber ne emir vermişse, o aynen peygamberin emrettiği şekilde uygulanır.

Peygamberimizin hayatına baktığımızda onun insani anlamda yetişme tarzıyla ilgili neler söylersiniz? 

Ağır hayat yükü Resûl-i Ekrem daha çocukken omuzlarına çöktü. Babasızlığın, anasızlığın getirdiği acıları, o zayıf vücuduyla göğüslemeye çalıştı. Başkalarının işlerinde çalışarak geçimini sağladı. Ticaret hayatının zekâ ve mahâret isteyen işlerine genç yaşta girdi ve böylece dürüstüyle namuslusuyla, hilekârıyla kurnazıyla binlerce insan tipi tanıdı.

Bütün varlığıyla benimseyip inanacağı, huzura ve sükûna  ereceği bir din aradı. Fakat aradığını bulamadı. Gönlünü tatmin edemedi. Etrafındaki insanların ve yakınlarının taşlara ve ağaçlara tanrı diye tapması ona ayrı bir ıstırap verdi.

Asıl ıstıraplar, çileler, acı günler peygamberlikle beraber geldi. Kırk yaşına kadar kendisini en güvenilir insan diye bilen akraba ve yakınları tarafından terkedilmenin acısını yaşadı. Aklına ve zekâsına hayran kalan hemşehrilerinin kendisine deli, şâir, sihirbâz dediklerini duydu. Üzerine toprak atanlara, vücudunu taşa tutanlara, yoluna diken serpenlere aldırmadı. Bedeni kanayarak, gönlü kan ağlayarak yoluna devam etti. Yılmadan yürüdü. Bu on yıllık çetin mücâdele hayatında -Mekke Devri'nde- umduğu kadar insan kazanamadığını üzüntüyle gördü. Ama asla ümitsizliğe düşmedi. Çok sevdiği memleketini, Mekke'yi terketmek zorunda kaldı.

Medine'ye göçtü ve orada yepyeni bir devlet kurdu. Mescitler yaptırdı, öne geçip imâm oldu. Okullar açtırdı, başında öğretmenlik yaptı. Amansız düşmanlara karşı ordular hazırladı, ordularına kumandanlık etti. Kurduğu devletin tek sorumlusu olarak yabancı devletlerle anlaşmalar imzaladı. O güne kadar Araplar'ın görmediği idârî bir teşkilât kurdu. Verdiği emirler, çıkardığı kanunlarla ülkesini en mükemmel şekilde idâre etti. Böylece o, hayatı bütün yönleriyle tanıdı.

Bizler Peygamber efendimiz (sav)’i Nasıl Sevmeliyiz?

Şu soruya cevap arayalım. Kâinâtın gonca gülünün solduğunu, Cenâb-ı Hakk'ın onu yanına aldığını duyar duymaz, başta Hz. Ömer olmak üzere bazı sahâbîler neden kendilerini kaybettiler? Geçici bir süre de olsa neden şuurlarını yitirerek vurgun yemişe döndüler? Şu konuda bir âyet inse, şu fenalık yasaklansa diye temenni ettiğinde niyâzı Rabbülâlemîn tarafından geri çevrilmeyen, dinin emirlerini ve ilâhî kanunları birçok sahâbîden daha iyi bilen Hz. Ömer niçin kılıcını çekerek: “Muhammed öldü diyenin kellesini uçururum! diye haykırdı? Dinî konulardaki lâubâliliği ve saygısızlığı hiç affetmeyen bu âlim ve ârif insan, ölümün ne olduğunu bilmiyor muydu? Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Peygamber'e hitâben “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler” buyrulduğunu daha önce duymamış mıydı?

Âdetâ geçici bir şuur kaybına uğrayan o mübarek insanlar, elbette bu âyeti defalarca duymuşlardı. Ama Resûl-i Ekrem'e bağlılıkları, aşk ve sevgileri o dereceye varmıştı ki, onu kaybetmenin gönüllerini böylesine yakacağını, kollarını kanatlarını kırıp akıllarını başlarından alacağını bilmiyorlardı. Hz. Peygamber'i derin bir aşkla seven ve onun tarafından herkesten çok sevilen Hz. Ebû Bekir'in mantıklı uyarısı, kaybolan şuurlarını kazanmaya ve akıllarını başlarına toplamaya yetti. Hz. Ebû Bekir şöyle diyordu:

“Kim Muhammed aleyhisselâm'a tapıyorsa, bilsin ki o öldü. Kim de Allah'a ibadet ediyorsa, bilsin ki, O asla ölmez...”

Ashâb-ı kirâm efendilerimiz, Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem'e, öl dediği yerde can vermeyi şeref bilecek kadar bağlandıkları, onunla beraber olduktan sonra hiçbir derdi umursamayıp dünyayı bir pula sattıkları için böylesine sarsılıp bocaladılar. Acaba onlar Resûl-i Ekrem'i gereğinden fazla mı seviyorlardı? Hayır. Peygamber ancak öyle sevilirdi. Resûlullah'ın öyle bir aşkla sevilmesini hem Allah hem de Peygamberi tavsiye ediyordu.

Peki hocam son olarak, Peygamber efendimiz (sav) bizden nasıl bir ümmet olmamızı istedi?

Resûlullah Efendimiz’i gözleriyle gören, onun mübarek kokusunu ciğerlerinde saklayan şerefli kafilenin en sonundaki bahtiyarın derecesine varmak elbette mümkün değildir. Zaten bizden bunu bekleyen de yoktur. Asıl mesele, onların yolunda olmak, deli gönlü o Büyük Kılavuz'un eşiğine bağlamaktır.

Kâinâtın Güneşi Efendimiz’in: “Sünnetimden yüz çeviren benden değildir”[1] uyarısı bizi düşündürmeli, “Sünnetimi yaşatan beni sevmiş olur, beni seven de cennette benimle beraberdir” müjdesi gönlümüze ümit pırıltıları serpmeli, bizi onun sünneti etrafında birleştirmelidir. Zira biz, susuzluktan dilim dilim çatlamış toprakların suya olan ihtiyaçları kadar sünnete muhtacız. İnsânî değerlerin yitirildiği, insanların gittikçe robotlaştığı çağımızda, beyazdan çok siyaha çalan kalbimizi kurtarmak için sünnetle dirilmeye mecburuz.

Dünyanın câzibesi bizi deli divâne etti. Gözümüzü dünya hırsı bürüdü. “Ben dünyada bir ağaç altında gölgelenip daha sonra yoluna devam edecek bir yolcu gibiyim” diyen, bu sebeple de kuru hasırın üzerine uzanıp yatmaktan çekinmeyen Peygamberler Sultanı'nın hayat görüşünü unuttuk. Medine'ye yağmur gibi yağan ganimet mallarını etrafındakilere bol bol dağıtıp kerpiçten yapılmış, çamurla sıvanmış, hurma dallarıyla örtülmüş basık tavanlı evine, hasırdan yatağına eli boş, ama gönlü hoş olarak dönen Tevâzu Yağmuru Efendimiz’in kanaatkârlığına gözümüzü, kulağımızı tıkadık.

Hayır, bu böyle gitmemeli. Şâh-ı Enbiyâ'nın sâde hayatından başka tevâzuu, doğru sözlülüğü, vefâkârlığı, fedâkârlığı, müsamahası, hilim ve affı, merhameti, dayanılması güç olaylar karşısındaki yiğitliği, sarsılmayan azim ve gayreti ve daha nice güzel huyu bizim hayat görüşümüz olmalıdır.

Acılar, hüzünler, dertler, hastalıklar bazan üstüste geliyor. Hayattan bıkıp usandığımız, ölümü bir kurtuluş diye beklediğimiz o sıkıntılı anlarda Resûlullah Efendimiz’in sünneti, yanan gönüllerimizi bir sabah yeli gibi serinletiyor. Hz. Âişe annemizin:

“Hastalığı Resûl-i Ekrem'den daha şiddetli olan birini görmedim” diyen sesi, bizi kendimize getirip sakinleştiriyor.

“Allah Teâlâ'nın çok sevdiği ve iyiliğini istediği insanlara dertler hastalıklar verdiğini, sıkıntılara sabrettikleri takdirde onlardan hoşnut olacağını” Sabır Dağı Efendimiz’den duyduğumuz zaman rahatlıyoruz.

“Müslümanın başına gelen hastalık, keder, hüzün, eziyet ve iç sıkıntısının, hatta ayağına batan dikenin bile onun suçlarını ve günahlarını örtmeye sebep olduğunu” ondan öğrendiğimiz vakit acılarımızın hafiflediğini hissediyoruz.

İnsana dayanma gücü ve yaşama sevinci veren böyle yüzlerce hadis, maddeten ve mânen yaralı müslümanlara hayatı sevdireceği, huzura ve sükûna kavuşturacağı muhakkaktır.

Yukarıdan beri arzetmeye çalıştığım güzellikleri yakalayabilmek için, Cenâb-ı Hakk'ın kullarına örnek diye gönderdiği Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hayatını kendimize model almaya ve onun sünnetine bütün benliğimizle sarılmaya muhtacız. Zira Kur'ân-ı Kerîm'i en iyi bilen ve en doğru şekilde anlayan Resûlullah Efendimiz, Allah'ın kitabını sünnet dediğimiz yaşama tarzıyla açıklamıştır. Bizi yaratanın bizden istediğini en doğru şekilde yapabilmek için O'nun elçisini adım adım izlemekten başka yol yoktur.

Nuriye Kayar

HaberKültür.Net

 

 



 

Paylaş
 

Yorum Ekle   Arkadaşına Gönder   Yazdır
     Yorumlar Tüm yorumları göster
Henüz yorum eklenmemiş. İlk yorumuz siz yazabilirsiniz.

     Özel Röportaj kategorisine ait diğer haberler
 20:55  Nefs hırsız gibidir
 13:12  Gönle deva bestekâr
 11:17  Haç ve Hilal'in kavgasını yazıyorum!
 17:28  Samimiyet vardı Allah lutfetti
 09:10  Ömer Muhtar’ın Oğlu İle Konuştuk!
 22:40  ‘Müzik Ölmemeli’
 10:56  Kardeşlik his meselesidir!
 12:05  Kurguyu algılar belirler
 12:31  Müzik dili bitmez bir senfonidir
 12:01  Hepimiz Allah’a doğru yürüyoruz

     NE VAR NE YOK







     SORU - CEVAP
Neyin sırrı nedir?
     ÖZEL HABER
Üstad’ın şanına layık bir anma!
     ÖZEL RÖPORTAJ
Nefs hırsız gibidir
     KİTAP KÜLTÜR
Ateşi Uyandıran Şiirler
     DERGİ KÜLTÜR
Yeni Dünya'dan Tekkeler Özel
     Videolardan
Nezih Uzel Salavat
Nezih Uzel TVNET
Zikir
  Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin kullanılması yasaktır.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Mehmet Akif KARDEŞ

Kültür,Sanat Edebiyat