Anasayfa - Künye - Haber Gönder - Reklam - İletişim  Giriş Sayfam YapRSS/XML
 
     Çok Okunanlar
     Son yorumlananlar
mehmet;
o kadar da mizah hakkımız olmasın mı:)

Ali Haydar Beşer;
Başlık hatalı olmuş. İçerikten ve fotoğraftan belli, ama yine de başlık hatalı. Yani yıkılan İst

enes;
ödevim vardı çok işe yaradı saolun bu siteyi herkese tavsiye edecem.com

yılmaz altunöz;
sergül hanım ihlas kokan yazılarınız, ufuk açıyor devamını dileriz...

Ahmet Şevki Şakalar;
Kahramanmaraş'ımızın edebiyatla anılması ne güzeldir.Güzel adamları şehrimizde ağırlamaktan memn

Metin doğdu;
Kimsenin kimseyi yücelttiğine mı bakıyoruz.bunlar çok üzücü olaylar bir kere engin noyan ve Mustafa

mehmet;
Zamana yeni düşmeyi geçtim TDK'nın sözlüğünde bulamadım kimisini.

bünyamin;
haznevi benimiçin en büyük tarikat bu yüzden muhammed mutaya selam söyller ellerinden öperim

sır;
eyvallah... böyle düşünenlerin olduğunu görmek sevindirdi beni, yalnız olmadığımızı hissettik. R

şeyma betül;
Bursa'da kitaba sığınanlara selam olsun,yolları açık olsun...

     Foto Galeri
Yusuf Dursun Özel Programı
Yenidünya Kutlu Doğum
2011 Yılı TYB Ödülleri
     ANKET
Sitelerdeki anketlerin herhangi bir konuda gerçeği yansıtacağına inanıyor musunuz?
Hayır (51 %)
Evet (10 %)
Biraz (8 %)
Bazen (5 %)
Siteye göre değişir (23 %)
 
    Anasayfa | Özel Röportaj  
 Es’ad unuttu Erbil’i Kabe’yi
Es’ad unuttu Erbil’i Kabe’yi
09 Ocak 2012 - 10:30:41
Kalbi sağlam Yazar Vedat Sağlam ile konuştuk...

Saygıdeğer Yazar Vedat Sağlam ...Yüreği gibi bir o kadar sağlam kalbi olan adam..

Ruslar, “biz yıllardan beri Kanuni’yi kötü göstermeye, aşağılamaya çalışıyor, ancak başaramıyorduk, sizler bir filmle bunu başardınız” derken, doğru söylemiyorlar mı?

Anadolunun çok yönlü ve değerli kültür gönüllülerinden Saygıdeğer Vedat Hocamızla kültürden,tarihten , kitaplardan kısacası a’dan z’ye her konuda dolu dolu bir sohbet ettik  siz değerli okurlarımız için..keyifle okumanız dileğiyle..

Hocam o kadar çok sorulacak soru var ki size ve bir o kadar da sizden öğrenilecek husus ,değerli hayatınız hakkında ilk olarak bizlere yazım ve öğretim hayatınızdan bahseder misiniz?

Vedat Sağlam; 1968 Yılında, Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinin Belbarak köyünde, ailenin beşinci ferdi olarak dünyaya geldim. İlkokul ikinci sınıfa kadar köyümde okurken, Almancı olan babam, pek çok işçinin düşündüğü gibi, "ben okuyamadım, gurbet ellerde işçi oldum, çocuklarım bari memlekete okuyarak hizmet etsin" düşüncesiyle 1978 yılında Kayseri'ye yerleştik. İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite tahsilimi Kayseri'de yaptım. Kayseri bana, eğitimime, kültürüme çok etki yaptı. Bu şehirde büyümek, bu şehrin kültürüyle kültürlenmek, bu şehrin insanlarını tanımak benim için büyük bir şans oldu. Bu şehre âşık olduğumu söylesem, inanın yalan olmaz. Hatta abartı olmazsa şunu da eklemek isterim ki, inanın ki bu şehir de bana âşık. Yıllarca mecburi hizmet için gittiğim şehirlerde rüyamda hep Kayseri’yi görürdüm. Kayseri hep hüzünlü, ağlamaksı, garip görünürdü rüyalarımda bana. Sonra şunu anladım ki, bu gariplik benim yokluğumdan kaynaklanıyor Kayseri’ye… Kayseri beni özlüyor…

Okumayı çok severdim. Kitaplar elimden hiç düşmezdi. Klasik bir söz olacak belki ama, gerçekten annemin(babam yurt dışında olduğu için) bana verdiği harçlıkları hep kitaplara yatırmışımdır. Vitrinlerde duran kitaplara hastayımdır ve vitrinde duran bütün kitaplar benim olsun isterim hep. İkametgâhımız olan yere çok yakın Bilgi Kitap Evininin yaşlı sahibini, vitrinden kitap indirmek için çok yormuşumdur. İnşallah hakkını helal eder. Beni dükkândan girerken gülümseyerek yüzüme bakar ve “hangisi” diye sorardı tatlı tatlı, “hangisi…” Bu sözcükte benim için hala tatlı anılar, çocukluğumun vazgeçemeyeceğim gizli hatıraları saklıdır.  Ne zaman ki “hangisi” sözcüğünü duysam, hemen o yaşlı amcamın tatlı gülümsemesi gelir gözlerimin önüne, hüzünlenirim… Vitrinden oflaya puflaya kitap indirirken kendi kendine fısıldayarak, “ah keşke benim çocuklarda böyle okusaydı ya…” dediğine kaç kere şahit olmuşumdur.  

Kitap okumayı, sürekli kitaplarla haşır neşir olmayı çocukluğumdan beri hep çok sevmişimdir. Vaktimin çoğu kütüphanelerde geçerdi. Arkadaşlarımla oyun oynarken bile aklım kütüphanelerde, kitaplarda olurdu. Nedendir bilmem ama, kitapçılarda vakit geçirmeyi hep çok sevmişimdir. Kitapların bulunduğu ortam bana huzur verirdi hep. Değişik değişik kitaplara bakmak, içeriklerini okumak, kitabın sayfalarını koklamak, yazarları hakkında fikir sahibi olmak, dünyanın en güzel yaratıkları olan kitaplara dokunmak, hep en çok sevdiğim şeyler olmuştur benim. 

Sonraki yıllar öğretmenlik hayatım başladı. Bayburt, Sinop, Boyabat ve Kayseri… Çocukluğumun, gençliğimin geçtiği, benim için çok daha başka anlamların yüklü olduğu, çok sevdiğim Kayseri’de yaşıyorum hala. Herkesin, kişiliğiyle, geçmişiyle ve hatta ruhuyla iç içe geçmiş olduğu bir şehir, bir yaşam merkezi vardır diye düşünürüm. Galiba benim yaşam merkezim de Kayseri. Bu şehir insanlarıyla, tarihiyle, bugünüyle, sıcaklığıyla bir başka geliyor ruhuma. Beni kucaklıyor, adeta sımsıkı sararak üşümemi engelliyor diye düşünüyorum.

Yaşamınızda geriye baktığınızda sizi en çok zorlayan olay nedir?(28 Şubat döneminden)

Aklın dumura uğradığı, yüreklerin sesinin kısıldığı dönemdi o dönem. Çok sıkıntı çektik, hem de çok.

28 Şubat dönemi. O dönem aklın durduğu, insanlığın yok edildiği, duyguların, hissiyatın hiçe sayıldığı bir dönemdi. Ben de çok yoğun olarak yaşadım o dönemi… Hani, Nazi Almanya’sında, Almanların sıkı fıkı komşuluk yaptıkları Yahudileri gammazlaması anlatılır ya tarihte, aynen öyle oldu ne yazık ki. Dost bildikleriniz size sırt çevirdi, irticacı diye gammazladı insanlar birbirlerini, ailece görüştüğünüz arkadaşlarınız sohbetlere gelmez oldu, selamı sabahı kestiler, kimi bıyığını kesti irticacı görünmemek için, kimi beyaz çorap giydi, kimi camiide kıldığı vakit namazlarını terk etti, kimileri de ne kadar modern olduğunu göstermek için yarışlara tutuştu birbirleriyle… Komedi mi dersiniz, yoksa insanlığın içine düşürüldüğü zavallı hali mi, belli değildi. Hani der ya hoca Nasireddin, “güleriz ağlanacak halimize” diye, işte öyle bir hal-i vaziyet

Çalışan memurlar görevden atıldı, sorgusuz sualsiz insanların görev yerleri değiştirildi, mahkemeler ideolojikleşti, kahraman olmaya pek meraklı tipler çıktı piyasaya, yoktan suçlar ilan edildi, kanunlarda, yönetmeliklerde suç sayılmayan maddelerden yargılandık, sonucu önceden belli düzmece mahkemeler kuruldu…

Aklın dumura uğradığı, yüreklerin sesinin kısıldığı dönemdi o dönem. Çok sıkıntı çektik, hem de çok.

Ne yazık ki bu dönem Türkiye halkının çektiği sıkıntılar beyaz perdeye aktarılamadı. Keşke sinema filmleri, diziler çekilseydi. İnsanların yaşadıkları, çektikleri acılar görselleşseydi. Çekilseydi de insanlığın nasıl çığırından çıktığını kendileri de görseydi, gelecek nesillere örnek teşkil etseydi.

Hiç unutmam, bir davadan dolayı mahkemede hâkim karşısına çıktığımda, avukatımın, olayı yapmadığımı, ama yapmış olsam bile suç sayılamayacağını ifade etmesine ve yürürlükteki mevzuatı hâkime yazılı olarak vermesine rağmen hâkim, “ben böyle bir mevzuatı tanımıyorum, böyle bir mevzuat olmaz, ben buna göre yargılama yapmam” diyerek evrakı havaya fırlattığını, evrakın havada bir tur attıktan sonra ayaklarımın dibine düştüğünü, daha dün gibi hiç unutmuyorum...

Nasıl unutabilirim ki, nasıl…

Bu ve buna benzer saymakla son bulmayacak daha pek çok olayı bu ülkenin gariban insanları ne yazık ki yaşadılar…

Hangi birini sayacaksınız, hangi birini burada anlatacaksınız ki, hangi birini…

Aslında bir arşiv oluşturulmalı.  Bu dönemde yaşanan, mahkemeye akseden ya da yetkililere ulaşan trajikomik olaylar tek tek incelenip kayda geçirilmeli, hatta mümkünse ders kitaplarına aktarılmalı, genç kuşaklar okumalı, okumalı ve görmeli ki insanoğlu nasıl çığırından çıkıyor, beyni duruyor…

Menemen hakkında yazdığınız romanınızdan bahseder misiniz? Kitaplarınızdaki konuları hep tarihten seçmenizin önemli bir sebebi var mı?

“Es'ad unuttu Erbil’i, Kâbe’yi

Canımı cananıma vermişim artık”

Bugün Ergenekon’u, Balyoz’u, Sarıkız’ı anlamak istiyorsanız, 28 Şubat’ı yaşamış olmanız lazım. Menemen’i, 31 Mart Vakıasını biliyor olmanız lazım… Ne yazık ki Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyetin ilk döneminde yaşanan bu acı olaylar, Ergenekon’u anlamak için iyi birer araç. Devlet içinde, milletin iradesine ters, sürekli kendilerinin iktidarını daim kılmak için örgütlenen, devletin bıraktığı iktidar boşluğunu ilk fırsatta değerlendiren, dolduran, büyük, güçlü, pek çok ayağı olan bir örgütten bahsediyoruz biz.

Menemen karanlık kalmamalı, birilerinin sürekli kafasına göre at oynattığı, bu millete, “yoldan çıkarsanız size gösteririm haaa!” diye parmağını sallayarak tehditler savurduğu, içine girilemez, dokunulamaz alan olmaktan çıkmalı… Siz yoksanız, kalem oynatmıyorsanız, düşünmüyor, öğrenmiyorsanız,  birileri kendi lehine Menemen’i sürekli kullanacaktır, kullanıyor da zaten…

Menemen’de, millet iradesine ters o derin yapının seçilmişleri nasıl kuşattığını, siyasileri nasıl avucunun içine aldığını, onlarla kedinin fareyle oynadığı gibi nasıl oynadığını, Fethi Okyar’a karşı M. Kemal’in tarafsızlığını hangi tehditlerle kaybettiğini, yönlendirildiğini, ülke kaynaklarının nasıl çarçur edildiğini, rüşvetleri, ihalelerin nasıl çıkar gruplarına peşkeş çekildiğini, gazetecilerin nasıl menfaat grupları gibi hareket ettiğini göreceksiniz.

Milletin sesini biraz olsun çıkartmaya başladığı anda nasıl tepesine binildiğini, seçimlerin anlamsızlığını, önlerine konan sandıkların içinin boşluğunu, millete ders olsun diye milletin evlatlarının, bağrına bastıklarının nasıl sebepsiz yere idamlar edildiğini göreceksiniz.

Erbilli Şeyh Es’at Hocaefendi’nin, olaylar başlar başlamaz yaşananlara o üstün bakış açısı, tefekkürü, tahlili sayesinde Menemen’in nasıl sonuçlanacağını, şehit edileceğini bilip,  Alasonyalı Cemal Öğüt Hocaefendi’ye, “Es'ad unuttu Erbil’i, Kâbe’yi/Canımı cananıma vermişim artık” diye şiirle cevap vermesi, manidardır.

Tarih bir deryadır diye düşünüyorum. Biz yazarlar için bulunmaz bir nimettir de aynı zamanda. Üstelik bizim tarihimiz, hiçbir millete nasip olmayacak kadar da zengindir, bereketlidir. Tarihimizin çok azını biliyor ve onun da çok daha azını değerlendiriyoruz. ABD gibi devletler ya da yakın yüzyılda yeni kurulmuş devletlerin tarihi yok denecek kadar azken bile, o kadar güzel değerlendiriyorlar ki bu alanı. Görüyorsunuz işte, televizyonlar ve sinema, ABD ve Batı menşeli filmlerden geçilmiyor. Geçen yıl Avustralya’da sırf Çanakkale üzerine 30’a yakın araştırma yayınlanmış. Onu da büyük bir yenilgiye uğradıkları halde… Adamların başka bir tarihi yok. Ama bizde. Yok demiyorum, illaki var, küçümsemek de istemiyorum ayrıca çalışmaları, ama bizdeki tarihsel zenginliğe göre oldukça zayıf demek istiyorum. Fetih 1453 filminin fragmanı bile binlerce kez tıklanmış.  En çok satan kitaplara bakın hep tarihimiz ve maneviyat kokuyor…

Milletimiz bu konuda aç, haklı olarak bizlerden beklenti içerisinde… Bu alanı biz dolduramazsak, birileri saçma sapan fikriyatına, ön yargılarına göre filmler, diziler çevirip, muhteşem Süleymanlar icat ederek tarihimize karşı kinini kusacak, ecdadımızı uçkuruna düşkün  insanlar gibi gösterecektir. Ruslar, “biz yıllardan beri Kanuni’yi kötü göstermeye, aşağılamaya çalışıyor, ancak başaramıyorduk, sizler bir filmle bunu başardınız” derken, doğru söylemiyorlar mı? Allah aşkına, fırsat varken kalem erbaplarına, duyarlı kalemlere buradan sesleniyorum, ne olur tarih yazın. Söylenecek o kadar söz var ki, dilimiz ancak bu kelama yetiyor şimdilik

Günümüz öğretmenleriyle geçmişin  ‘’sizin gibi ‘’fedakar eğitimcilerini karşılaştırırsanız karşınıza nasıl bir tablo çıkar?

Güzel sözler, edilen güzel cümlelere yaşantılara aksedilmeyince, kelimeler içi boş kuru kalabalıklar gibi oluyor

Aslında, bence geçmişin öğretmenleri daha fedakârdı gibi geliyor bana. Zira modernizm, bencillik, bireysellik, maddiyat, kendini ön plana çıkartma henüz yoktu vakti zamanında. Tevazu vardı, toplumsallık vardı, alçakgönüllülük vardı, fedakarlık vardı, vefa vardı. Hayatın merkezinde para yoktu. Şimdilerde öğretmen sayısı çok ama, hayatlarının merkezinde maddiyat var. En büyük idealleri, bir ev ve bir araba sahibi olmak, konfor içinde mutlu yaşamak, ötesi yok. Öğretmenler odalarında konuşulanlar para, borsa, ev ve araba… Eğitim, öğrencilerin sorunları, eğitimin çıkmazları sohbet konusu değil. Toplumun içine düştüğü yaralanmışlıktan ne yazık ki öğretmenler de etkilenmişe benziyor. 

Kimse kimsenin çığlığını duymuyor gibi geliyor bana. Şehirler kalabalık, caddelerde insanlar seller gibi akıyor, yüzler gülümsüyor ama, herkes yalnız ve kendi hayatını, kader katibinin onlara biçtiği rolü oynuyor aslında. Duygusallıklar, güzellikler dostlarla paylaşılmıyor, bir yerlerde aleyhime kullanılır korkusuyla… Herkes edebiyat yapıyor ama suni. Ağızlarda pek çok güzel dizeler dolaşıyor, cümleler sarf ediliyor ancak ruh yok. Güzel sözler, edilen güzel cümlelere yaşantılara aksedilmeyince, kelimeler içi boş kuru kalabalıklar gibi oluyor. Bu bir sıkıntı, hem de çok ciddi bir sıkıntı. İnsanlar birbirlerini anlamıyor, herkes kendi derdini daha çok ön plana çıkartıyor, o konuşulsun istiyor, bencillik işte burada başlıyor. Öyle olunca insan ister istemez geçmişe bir özlem duyuyor, geçmişteki çocuksu duygularını, anılarını arıyor. Karamsar olmak istemiyorum ama, vaziyet böyle. Kurtuluş illaki eğitimde, öğretimde değil…

Anadolu da yazar olmanın artı ve eksi yönleri nelerdir?

Anadolu şehirlerinde, tabiri caizse taşrada yaşayan yazarlar, şairler, edipler, ressamlar, sanatçılar Anadolu’da patlama yapacaklar.

Anadolu bereketli, Anadolu verimli, Anadolu patlamak için kaynıyor, Anadolu, sessizlikleri yırtmak için doğum zamanını heyecanla bekliyor. Bakmayın siz yayınevlerinin İstanbul’da olduğuna, tekelleştiğine, o yayınevlerinden çıkan kitapların sahiplerinin çoğu Anadolu’nun değişik şehirlerinde yaşıyor.  Anadolu şehirlerinde, tabiri caizse taşrada yaşayan yazarlar, şairler, edipler, ressamlar, sanatçılar Anadolu’da patlama yapacaklar. Anadolu’yu dünyanın gündemine taşıyacaklar. Bu potansiyel var Anadolu’da. Nasıl ki ekonomide, siyasette Anadolu İstanbul’un tekelini kırdı ve Anadolu kaplanları ihracatta İstanbul’u yakalamaya başladı, kültürde de bu böyle olacaktır. En çok kitabın tüketildiği yerin Anadolu olduğunu unutmamak gerekir.  Evet, bazı sıkıntılar var, yok değil, ama aşılacak sıkıntılar bunlar. Maalesef İstanbul’da pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da bir tekelleşme var ama ben inanıyorum ki çok yakında bu tekel kırılacak. İletişimin çok hızlı geliştiği günümüzde, Anadolu bu gelişmişliğe, ilerlemişliğe duyarsız kalamaz.

Sivil toplum örgütlerinde başarılı birçok çalışmalara imza attınız .Sivil toplum örgütlerinin hayatınızda ki yeri nedir?

Zira bu çok önemli, tek başınıza yapamayacağınız pek çok şeyi el birliği ile yapabileceğiniz bir alan bu

Evet, yaşantımın çoğu pek çok sivil toplum örgütünde faal olarak çalışmayla geçti. Bir yandan öğretmenlik yapıp, bir yandan roman ve hikayelere imza atarken, diğer yandan da sivil toplum örgütlerine vakit ayırmayı seviyorum. Pek çok sivil toplum örgütünün kuruluşunda ve yönetim kurulunda bulundum, değişik faaliyetlere imza attım. Vakıflar, sendikalar, dernekler… Hepsinde de görev yaptım. Bu alanı da yazarlık gibi çok seviyorum. Birileri çıkıp da, “hocam, şöyle hayırlı bir işimiz var, dernek kuracağız, bize yardımcı olur musunuz?” dediği an dayanamıyorum. İşin içinde hayr varsa durulmaz tabi. Zira dostlarınız sizin gücünüze, yardımınıza ihtiyaç duymuş, sizden yardım istiyor, hayır diyebilir misiniz hiç?

Sivil toplum demek millet iradesi demek, sivil toplum demek, hayra ortak olmak demek, sivil toplum demek, dayanışma demek. Ve sivil toplum demek, hissiyatınızın, düşüncelerinizin, önceliklerinizin toplum nazarında kabul görecek olması demek. Özellikle 28 Şubat döneminde sivil toplum örgütlerinin toplum menfaatine ne kadar yararlı olduklarını, faydalı işler yaptıklarına şahit olduk.  Biliyorsunuz, kitaplarımın önsözünde sürekli insanları en az bir sivil toplum örgütünde aktif olarak çalışmaya davet ediyorum. Zira bu çok önemli, tek başınıza yapamayacağınız pek çok şeyi el birliği ile yapabileceğiniz bir alan bu. Şu anda hala pek çok sivil toplum örgütüne üyeyim ve en az birinde aktif olarak çalışmaya devam ediyorum. Onun için buradan bir çağrı daha yapıp, insanları bu alanı boş bırakmamaya, değerlendirmeye bir kez daha davet etmek istiyorum

Biliyoruz ki 2.Abdülhamit ‘in hayatını romanlaştırma aşamasındasınız biraz tüyolar istesek yakın zamanda çıkacak eseriniz hakkında?

Hayatı sürekli milleti ve dini için mücadelelerle geçmiş bir sultan o. Çok yönlü bir sultandı.

Kimi tarihçiler ona asrın dehası derler, kimileri ise Fatih’in ya da Kanuni’nin imkânları onda olsaydı bugün tarih çok daha farklı okunurdu derler. Yaşantısına bakınca Sultan’ın tarihçilere hak vermemek mümkün değil. Hayatı sürekli milleti ve dini için mücadelelerle geçmiş bir sultan o. Çok yönlü bir sultandı. Bir Şeyh kadar yaşantısına dikkat eden bir kimlik, bir veli kadar olacakları önceden görebilen bir şahsiyet, dönen ayak oyunlarını hızlıca anlayabilen ve milleti lehine çözüm üretebilen kurt bir politikacı, üstün bir zekâ, pek çok yabancı dile tam anlamıyla hâkim mükemmel bir hafıza…

Bir yandan dış düşmanla mücadele, bizi kapitalizmin kucağına atmamak için, bir yandan da bugünkü ulusalcıların atası olan İttihatçılarla mücadele, ülkeyi parçalamasınlar diye. Dış düşmana galip geldi, onları dize getirip mağlup etti, ama içerdekilere yenildi ne yazık ki. İçerdeki dış düşmanın uzantıları olan milliyetçi, solcu, ulusalcılara yenildi…

Bugün artık, Sultan’ın yıllarca ihmal edilen hakkı teslim ediliyor, özür dileniyor. Bizden olmayan birileri yıllarca onu kan içici, vahşi, kızıl sultan olarak takdim etti bu halka. Tarihi başka milletlerce yazılan ulusların başına gelen akıbet bizim de başımıza geldi ve Ermeni, Yahudi tarihçilerin yazdığı tarihle yıllarca oyalandık, yalan, yanlış bir tarihe inandırıldık, atalarımızı düşman belledik… Oysaki tarihin hiç de öyle olmadığını gördük bugün. Sultan’dan hakkını helal etmesini diliyoruz. Umarız ki ahirette bizlerden davacı olmaz, umarız ki bizi hala sevmeye devam eder.

Benim acizane çalışmamı bir nebze olsun sultana hakkını helal ettirme çabası olarak da görebilirsiniz. Yıllarca uyumuş olmamın bir özür dileyişi olsun isterim Sultan’a karşı…

Çok kapsamlı ve eğitici bu özel röportaj için size çok teşekkür ederim. Sizin gibi sağlam yüreklerden çok öğreneceklerimiz var Rabbim kaleminize güç versin.

Elif Zeynep Çiftçi

HaberKültür.Net

 

Paylaş
 

Yorum Ekle   Arkadaşına Gönder   Yazdır
     Yorumlar Tüm yorumları göster
Henüz yorum eklenmemiş. İlk yorumuz siz yazabilirsiniz.

     Özel Röportaj kategorisine ait diğer haberler
 20:55  Nefs hırsız gibidir
 13:12  Gönle deva bestekâr
 11:17  Haç ve Hilal'in kavgasını yazıyorum!
 17:28  Samimiyet vardı Allah lutfetti
 09:10  Ömer Muhtar’ın Oğlu İle Konuştuk!
 22:40  ‘Müzik Ölmemeli’
 10:56  Kardeşlik his meselesidir!
 12:05  Kurguyu algılar belirler
 12:31  Müzik dili bitmez bir senfonidir
 12:01  Hepimiz Allah’a doğru yürüyoruz

     NE VAR NE YOK







     SORU - CEVAP
Neyin sırrı nedir?
     ÖZEL HABER
Üstad’ın şanına layık bir anma!
     ÖZEL RÖPORTAJ
Nefs hırsız gibidir
     KİTAP KÜLTÜR
Ateşi Uyandıran Şiirler
     DERGİ KÜLTÜR
Yeni Dünya'dan Tekkeler Özel
     Videolardan
Nezih Uzel Salavat
Nezih Uzel TVNET
Zikir
  Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin kullanılması yasaktır.
Görsel Tasarım ve Yazılım : Mehmet Akif KARDEŞ

Kültür,Sanat Edebiyat